Kadın Görülmenin Diyalektiği: Beden ve Güzellik Algılarına Dair Bir Deneme



Kadın Görülmenin Diyalektiği: Beden ve Güzellik Algılarına Dair Bir Deneme - diyalektik kadin

Bu yazıyı yazmayı düşündüğümden beri, aynaya ilk baktığım anı, kendi bedenimi salt kendi bakışımla gördüğüm o ilk anı, kafamda tasarlamaya çalıştım. Ne düşünmüş ya da hissetmiş olabileceğimi, cinsiyetimi, bedenimdeki farklılıkları, beni diğer insanlardan ayıran ve onlarla benzer kılan fiziksel özelliklerime ne gibi manalar yüklediğimi… Çevremde beni doğuran anneme hiç benzemediğimi fısıldayan insanların seslerini ya da ne güzel veya sevimli olduğumu, burnumun büyük, lekelerimin çirkin olduğunu ya da bir genç kıza göre fazla kilolu olduğumu söyleyen sesleri duymadan salt insani varoluşla görebildiğim bir anı hayal ettim. Kendi kendime okumayı öğrendiğim ve bir nevi içine doğduğum hayatı da okumaya başlayınca dünyamızda olayların ne denli çılgınca bir ilerleyişe sahip olduğunu idrak etmenin, bütün bunları kadın olarak görmenin ve görülmenin diyalektiği benim için anlam kazanmaya başladı bu sorguyla. Bu anlam, bugün genç bir kadın olarak bu yazıyı yazarken hâlâ değişiyor, gelişiyor, bazen ilerliyor bazen ise aynanın buğusuna kapılıyor. Ancak biliyorum ki görülmek aynı zamanda görmeyi de beraberinde getiriyor, insanlığın var olduğu ilk andan bu yana kadın olmaya, kadın bedenine yüklenen ve kadınlığın “temsil” etmesi gerektiğine “inanılan” anlamları da.

Arkaik dönemden bu yana insanlığın kadın bedenine yüklediği anlamlar, salt bir insan varoluşunun dışında tutularak cinsiyete dayalı avantajlı-dezavantajlı görülen ve gösterilen yanlarıyla sınırlandırılmaya çalışılmış. Estetik bulunan ve fizyolojik temellere dayandırılan güzellik algıları, çağlar boyunca kadın bedenine şekil vermeye hatta bütün varoluşunu sadece bu şekilde sürdürebileceği algısıyla günümüzde de devam etmekte. Tarih boyunca uğruna savaşlar verilen, ganimet görülen, kutsallaştırılan, erotik ya da saklanması gereken, doğurganlığın ve insan neslinin sürdürülebilirliğinin teminatı görülen, narin ve kırılgan olduğu kadar gücü de temsil eden, lanetlenip şeytanlaştırılan, güzel ya da çirkin bulunan beden; ataerkinin gücünün nişanesi gibi sadece varoluşumuzun, bedenlerimizin ötesinde temsilleriyle çıkıyor karşımıza.

Anadolu mitlerinden Kibele MÖ 6500-7000 yıllarında doğanın ve koruyuculuğun Ana Tanrıçası… Bugün hâlâ doğurganlığın ve güzellik algılarının temsili. Geniş kalçaları ve iri göğüsleriyle bilinen Kibele; aslında Agdistis yani Hermafrodit bir yaratılışa sahiptir. Hem erkek hem kadın olması, gücü ve vahşiliğiyle kendisinden korkulmasına sebep olur. Bu yüzden Olimpos Tanrılarının en güçlüsü, Frig mitolojisinnin baş Tanrısı Tarhunna ile özleştirilen Zeus’un1 isteğiyle hadım edilir, kadın bedenine dönüşümü bu şekilde gerçekleşir ancak bu durum Kibele’nin gücünü etkilemez, o yaşamın ve yaratımın gücüdür. Bugün biliyoruz ki kilolarından yaşlarına, hatta göz renklerinden konuşma tarzlarına kadar toplumsal cinsiyet rolleriyle tahakküm altına alınmaya çalışılan kadınlar; makbul kadınlığın en “kutsal” kabul edilen ve dayatılan görevi olan annelikle baskılanmaya çalışılıyor, hatta nasıl doğum yapacakları bile erkek egemen sistemin kararınca belirlenmeye çalışılıyor.
MS 4-13. yüzyıllar arasında yaşayan Hristiyan düşünür-yazar Tertullian ve Hristiyanlığın önde gelen düşünürlerinden Aziz Augustinus, kadın bedenini “şeytanın kapısı” olarak tanımladı, Havva’nın yaptığı kadınlığın sembolü haline geldi, Tertullian’ın De Cultu Feminarum (Kadınların Süslenişi Üzerine) kitabında “Sen şeytanın kapısısın. (Tu es diaboli ianua)’’ ifadesiyle geçti. Kadınların doğası gereği kötü olduğu söylendi, Havva’nın Adem’i yasak meyveyi yemeye ikna etmesi nedeniyle kadın bedenini insanlığın düşüşünün sembolü haline getirildi ve kutsal bereket yerini günaha bıraktı. Kadın varlığının güzelliği, erkekler için tuzak kabul edildi; günah dünyaya Havva’nın itaatsizliği ile girdiği için kadınlara saçlarının örtülmesi, bol kıyafetlerle bedenlerinin gizlenmesi zorunlu kılındı. Hristiyan teolojisine göre bedenin aşağılanması gerekiyordu, Kibele inancında cinsellik doğal bir edimken artık yerini kirlenmeye ve günaha bırakmıştı. Kadınlar ancak neslin devamı için cinselliğe “katlanmalıydılar.” Cinsel arzulara sahip kadın, canavarca günahkâr ve yoldan çıkmış bir varlık olarak kabul ediliyor, yaratılış anlatısına dayandırılarak doğumlarını acı içinde gerçekleştirmeleri için lanetleniyordu.2 1450’li yıllarda başlayan, neredeyse 300 yıl Avrupa’yı saran ve yaklaşık 400 bin kadının ölümüyle sonuçlanan cadı avlarına baktığımızda ise toplumsal düzeni tehdit eden “aykırı” kadınlar, bedenlerindeki doğum lekeleri ya da benler gerekçe gösterilerek infaz ediliyordu. Zamanın güzellik algısı Rubenesque kadın hatları, yani balık etli, soluk beyaz tenli, altın sarısı saçlı olan ve uzun boyunlu olmayan kadınlar infazların hedefindeydi. Tıpkı yoksul ya da zengin farketmeksizin, marjinal görülen ve skolastik düşünceyi sorgulayan kadınların kilise için tehdit olduğu gibi… Aynı zamanda yaşlı olan -yani artık hayatının menopoz evresinde çocuk doğuramayacak olan- kadınlar da cadı avlarının kurbanlarıydılar.

15. yüzyıl ve sonrasında artık aristokratlar, çalışan sınıftan ayrılmak için belirleyici olan güzellik etkisini estetik bir algıdan çok kadının sosyal sınıfında ve “ahlaki saflığında” belirleyici görmeye başladı. Kadın bedeni, güzellik idealleriyle hem toplumsal sınıf farklılıklarının sergilendiği hem de ahlaki normların uygulandığı bir alan haline geldi. Özellikle dönemin kentsoylu ailelerinin toplum içerisinde evlilik bağıyla daha yüksek statü kazanabilmeleri için kadınların güzellikleri, giyimleri ve kozmetik kullanımları ailenin statüsünü belirlemek ile beraber estetik algıları sosyal bir sermayeye dönüştürmüştü. Bununla beraber güzelliğin dinî saflık ve ahlaki temizlikle ilişkilendirilmesi, kilisenin kutsal aile vurgusunu pekiştirebilmesi için bir fırsat hâline geldi, artık ince yüz hatları ve mütevazı bir görünüm ön plandaydı. Sanatsal olarak Bakire Meryem’in temsili olan bir güzellik modeliydi. 16. yüzyılda Rönesans’ın etkisiyle fiziksel beden gerçek güzelliğin merkezi hâline getirildi. Kadınlık ideali; iffet, alçakgönüllülük ve ölçülülük fiziksel görünüşle ifade ediliyordu. Kadın güzel ve kusursuz olmalı ancak bu güzellikle ilgilenmemeliydi de. Kusursuz anatomi, altın sarısı saçlar, yuvarlak yüz ve beden doğurganlık göstergesi olduğu kadar zenginliğin de işaretiydi, kozmetik ve aksesuar kullanımı kilise tarafından eleştirilse bile aristokratların sınıflarının güç temsiliydi. 17. yüzyılda dramatik/romantik görünümler, saray kültürünün etkisiyle güzellik standartlarını belirlemeye başladı. Özellikle dönemin Fransa ve İngiltere’sinde fiziksel çekicilik, toplumsal konum ve dindarlığı görünür kılan bir unsur olmaya başladı. Belirgin makyaj, kusursuz ten, peruk ve abartılı teatral ve süslü kıyafetler statüyü gösteriyordu. Güzellik, iyi bir evlilik olasılığının garantisi olmakla beraber aile statüsü ile ekonomik/sosyal güvencenin teminatı haline geldi. Kadının bedeni cinsiyetine göre değil, yaşına göre de toplumsal bir değerlendirmeden geçmeye başladı. Ergenliklerinden itibaren kadınların görünüşleri, hem statü hem de doğurganlıkları için değerlendiriliyor, yaşlanmayla beraber güzelliğin etkisinin geçmesi ise kadınların sosyal hayatta değersizleşmesi olarak görülüyordu. 18. yüzyıl sözde aydınlanmasının etkileriyle Kathryn Woods’un “Facing Idenity in a Faceless Society” çalışmasından sonra, kadınların yüz güzelliği ile ilgili sadece ahlaki ve estetik açıdan değil, milliyet ve ırk açısından da çıkarımlar yapılmaya başlandı. Güzellik, o kişinin kim olduğunu toplum için belirlemeye başladı. Rokoko estetiğinin etkisiyle zarafet, gösterişle beraber ihtişamlı, ince ve kırılgan bir etkidedir. Beverly Lemire “Second-hand beaux and ‘red armed Belles’” çalışmasında modanın artık aristokrasinin kimliğini oluşturduğuna değinir. Bu kimliğin etkisi, orta sınıfa da yayılmaya başladı ve dönemin elitleri ve ahlakçıları, işçi sınıfının maddi görünüşlerini de sınırladı. Kozmetik bir sektör hâline gelip daha geniş kesimlere ulaşınca statü, görünüş ile taklit edilebilir hâle geldi. Güzellik pratikleri artık yalnızca soylu, aristokrat kesime ya da orta sınıfa ait değildi, artık aristokrat görünüşü ile diğer sınıfların görünüşü arasındaki farklılıklar sürekli yeniden kurulmak zorundaydı. Bununla beraber doğallığın etkileri de sanat tarihinde doğmaya başlamıştı. 19. yüzyıla gelindiğinde romantizmin de etkisiyle, döneme ismini veren İngiltere Kraliçesi Victoria tarihte ilk kez beyaz renkte bir gelinlik giyerek yeni bir moda başlattı. Kabarık etekler, soluk renkler ve kıyafetler/aksesuarların etkisi öne geçiyordu. Dönemin aristokrat kadınları için en önemli unsur, hastalıklı sayılacak kadar beyaz görünmek ve incecik bir beldi. Dışarıda çalışan kadınların ten renkleri koyulaşıyor, ciltlerindeki güneş izleri hoş karşılanmıyordu. O zamanın kadını için ince, uzun ve zarif beyaz eller çok önemliydi, bu yüzden eldiven kullanan kadınlar hem ellerini koruyor hem de eldiven kullanımı ile arzu edilen zarif görünüm pekiştiriliyordu. Bu yüzden aristokratlar, porselen bir cilde sahip olabilmek için içeriğinde kurşun ve arsenik bulunan pudralar kullanıyorlar ve güneşe çıkmıyorlardı, güçlü ve canlı görünmek de alt sınıfa ait bir etkiydi. Victoria döneminde yaşayan kadınlar fiziksel kırılganlıklarıyla öne çıkıyordu. Terleme, bayılmak, baş dönmesi, parlak ağlamış gibi bakan gözler… Çalışan kadınlar ağır kaldırabiliyor ve zorlu şartlara karşı dirençli oldukları için feminen bulunmuyordu. Bu yüzden zayıf, bitkin ve yorgun olan, yani görünümüyle korunmaya ihtiyaç duyduğu izlenimi oluşturan ve o dönem tüberküloz hastalığının belirtileriyle örtüşen bir görüntü için kadınlar sağlıklarından vazgeçiyorlardı. Bu durum kadın varlığının zarifliğinin ispatıydı. Küçük beyaz ve yumuşak eller hiçbir iş yapılmadığı, dar bir korse sıkı bir duruş ve disiplin anlamına geliyordu. Sanat tarihine baktığımızda yüzlerce kadın portresi görüyoruz bu şekilde.3

Sanayi devrimiyle beraber yaşanan kırılma noktası, güzelliğin standartlaşması ve ticari hâle gelmesiyle kitlelere yayılmasını ve yönetilmesini kolaylaştırdı. Tüketim pratiği, kozmetik, parfüm ve hazır giyimin seri üretimi güzelliği yalnızca aristokrat ve zenginlerin ulaşabildiği noktadan çıkardı. Cambridge Üniversitesi’nin “Beauty Advertising and Advice in the Queen and Woman” çalışmasına göre 19. yüzyılın ikinci yarısıyla beraber reklamcılık ve kadın dergileri, güzelliğin ve güzellik ürünlerinin anlatımıyla kalmayıp “nasıl bir kadın olunması gerektiği”ne dair normlar üretmeye başladı. Tüketim kültürüyle beraber idealize edilen kadın görünümü pazarlanabilir oldu. Tanrı, ahlak ve statüyle harmanlanan güzelliğin yeri artık tüketim kültürünün pazarlama stratejileriyle dönüşüm geçirdi.

Sınıf ortadan kalkmadı ancak “aristokrat makbul kadın” görünümü mücevherler, pahalı kumaşlar, davranış biçimlerinden yerini temiz cilt, düzgün saç, kozmetik ve kişisel bakıma bıraktı. Sabun reklamları, temiz cildi ahlaki bir gösterge ve toplumsal statüden alıp bakımlılık, sağlık ve temiz görünüme getirdi. 19. yüzyılın sonları 20. yüzyılın başlangıcında artık “güzellik emeği/çalışması” güzelliğin doğuştan gelmediğini, kadının güzel görünebilmesi için cildine bakması, bedenini kontrol etmesi, genç ve bakımlı görünmesi, modayı ve akımları takip etmesi gerektiğini vurgular oldu. Kitle kültürüne dönüşen güzellik, 1920 ve 1930’lu yıllara gelindiğinde ‘Modern Girl’ olarak karşımıza çıkar. Artık soylu kadının modern olarak nasıl görünmesi gerektiği konuşulur. Makyajlı, kısa saçlı ve modern kıyafetleriyle “modern kadın”ın kozmetik sektörünün çizdiği yolda ilerlemesi gerekir. Hollywood ünlüleri, film yıldızları güzellik standartlarının taşıyıcılarıdır. Güzellik günden güne değişen sektörün büyümesiyle pranga altına alınan bir alana dönüşür, 21. yüzyılın etkisiyle demokratikleşmeye yani medyanın  da desteğiyle herkesin kendi güzellik algılarıyla görünümünü oluşturabileceğini vurgular. Michelle  Smith’in “Conclusion: Female Beauty” çalışmasında “Kendini ne kadar başarılı bir şekilde güzelleştirebiliyorsun?” sorusuna indirgenir. Güzellik artık bir projedir.

Oysa bugün aynaya baktığımızda gördüklerimiz gerçekten bize mi ait? Gösteri kültürünün hakim olduğu ve geçmiş yüzyıllardan bu yana devam eden güzellik algılarının giderek artan baskısıyla böylesi bir dönemde “görmek” eylem olarak bizi edilgen kılarken sadece insani varoluşumuzu cinsiyet ve cinsiyete bağlı bedenimizin bir parçası gibi taşıdığımız o etiket algıların dışında gerçekten görebilmek mümkün mü? Sanki boşlukta, bir ipin üstünde yürümemiz gerekiyor günden güne. Bütün korkularımız ve görüntümüze dair kaygılarımızla bir uçtan diğer bir uca: Güzel ve genç olmalıyız her daim, kusursuzluğumuz ya da kabul edilebilir aykırı kusurlarımız bizi “seçilen kişi” sağlamalı, buna çabalamalıyız. Sanki buna çabalamazsak bizi bekleyen talih, ormanda saklanması gereken masalların çirkin cadısı olmak. Günümüzde kadınlar, güzellik standartlarının dayatmalarıyla bir yandan “0 beden”, diğer yandan “plus-size” gibi kategoriler arasında kutuplaştırılmakta. Kozmetik sektörü ve estetik uygulamalar; kadınları sürekli daha güzel, daha seksi ve daha çekici olmaya yönlendirirken feminen ve makbul kadın idealini hedefleyen güzellik algıları, aynı zamanda “beden olumlama” söylemini de pazarlama stratejilerine dahil etmektedir. Pigment eksikliği, şehla gözler, diastema (dişlerin ayrık olması), Venüs tummy (yumuşak ve hafif çıkık karın görünümü), çiller ve daha pek çok fiziksel özellik, bu kez farklılıkların kabulü adı altında estetik bir değer olarak sunulmaktadır. Oysa insani varoluşumuz, tüm bu güzellik normlarının ve estetik algıların çok daha ötesindedir.

Aynaya baktığımızda gördüğümüz bütün bu etkilerden özgür sadece bir çift göz ve bir yüz olsaydı, uğruna şiirler yazılan ya da alelade alışılmış kabul edilen bir suret diyerek sıradanlaştırılmayan, iki ayrı uca savrulmadan salt insani bir varoluş. Bütün bu etiketlerin dışında güzellik algılarından özgür olsaydık eminim bugün bu yazıyı okuyacak olan birçok kadın hayatında kendini çok daha berrak bir varoluşla hissedebilirdi. Kadın bedenini saran ve varoluşuna indirgeyen güzellik algıları bugün benliğimizin sınırlarını dahi aşmakta.

“Bir kadının feminizmin bilinçli derinliklerine adım atması demek bilmediğini kabul etmesidir. Aynı anda da öğretilmediğinin de farkına varır. Ve bu ikisi onu mücadeleye çeker.’’4 Feminizmin en temel öğretisini burada anmanın kıymetli olduğunu düşünüyorum, yaşamlarımızın hiçbir estetik kaygının dayatmasıyla şekil alarak hayatlarımızda yeniden üretilmemesi gerektiğini düşünüyor ve insani varoluşumuzun özgürlüğünün elzem olduğuna inanıyorum. Çünkü mesele yalnızca kadınlara biçilen rolleri fark edip reddetmek değil; bizlere neyin neden öğretildiğini ya da öğretilmediğini ve hayatlarımızın görünmez kabullerin pekiştirdiği toplumsal normlar tarafından şekillendirildiğini sorgulamak ve kendi yaşamlarımızda söz hakkımızı patriyarkal kapitalizmin tahakkümünden çıkarmaktır, bu noktada yalnız olmadığının farkına varmak ve karşı koyuşun bireysel anlamının ve gücünün kolektifte karşılık bulacağına inanıyorum. Bir kadının bedeninden, görüntüsünden nasıl yaşaması, konuşması, neyi yapıp yapmaması gerektiğinden kendi yaşamının sessiz bir şahit gibi sürdürmesini bekleyen ataerkiye karşı kendi hayatlarımızın öznesi olmayı ve bunu birlikte savunmayı önemsiyorum.

  1. Walter Burkert, Religions of the Ancient Greeks, Harvard University Press, 1985. ↩︎
  2.  Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi. ↩︎
  3. Umberto Eco, Güzelliğin Tarihi; Michelle Perrot, Kadınların En Güzel Tarihi. ↩︎
  4. Mor Dayanışma, “Neden Sosyalist Feminizm?”, 26 Mayıs 2024. ↩︎