Genç Kadın Evliliklerine Teşvik: Ailenin İdeolojik Kuşatması



Genç Kadın Evliliklerine Teşvik: Ailenin İdeolojik Kuşatması - genc kadin evlilikleri

Aile kadınlar için ne anlama geliyor?

Kadınlar için aile çoğu zaman, “sevgi ve güvenin sığınağı” gibi sunulsa da en yoğun biçimde denetlendikleri, toplumsal rollerle kuşatıldıkları bir kurumdur. Özel mülkiyetin ve patriyarkal düzenin tarihiyle iç içe geçerek gelişen aile, kadınların emeğini görünmez kılarak onları ev içi görünmeyen emek koşullarına bağlayan en eski toplumsal yapıların başında gelir. “Fedakârlık” ve “sadakat” adı altında kadınlardan beklenen, yalnızca erkeklere değil, tüm toplumsal düzene hizmet etmektir.

Ev işleri, bakım emeği, duygusal yük… Bunların hiçbirine maddi bir karşılık ödenmez, ama toplumun devamı için zorunlu oldukları inkâr edilemez. İşte tam da bu yüzden ailenin kapitalizmin en ucuz işgücünü yeniden üreten bir çekirdek olduğunu görmek gerekir. Erkek egemenliğinin en küçük birimi olduğu kadar, devletin de en güçlü dayanağıdır. Kadınların hangi yaşta evleneceği, kaç çocuk doğuracağı, çalışıp çalışamayacağı ya da çalışsa bile hangi koşullarda çalışacağı “aile” kisvesi altında belirlenir.

Aileye dair meseleler bu nedenle hiçbir zaman yalnızca özel alana ait değildir. Aksine, kadınların özgürlüklerinin toplumsal ve siyasal sınırları burada çizilir. Aile kutsallaştırıldıkça kadınların bedeni, emeği ve arzuları daha sıkı kuşatılır. Ve her kriz döneminde, devletin ilk başvurduğu yöntem aileyi yeniden kutsamak olur. Çünkü aile, kadınları itaate zorlayan en köklü mekanizma, toplumsal düzeni yeniden üreten en güçlü araçtır.

AKP-MHP İktidarının Teşvik Politikaları

Bugün AKP-MHP iktidarının politikalarında bu tarihsel mirasın izleri açıkça görülür. Özellikle iktidar tarafından genç kadınların evlilik ve aile kurma üzerinden konumlandırılması, yalnızca kültürel bir tercih ya da muhafazakâr bir refleks değil, derin bir ekonomik ve siyasal stratejinin ürünüdür.

Evlilik yaşı düşürüldükçe kadınlar eğitimden, kamusal alandan ve bağımsız yaşam kurma ihtimalinden koparılır. Henüz kendi yaşamını inşa etme sürecindeki genç kadınlar, bir anda aile yükümlülükleriyle çevrelenir. Böylece hem devletin nüfus politikalarına katkı sağlayacak “anne” rolüne itilirler, hem de sermayenin ihtiyaç duyduğu ucuz ve güvencesiz işgücü haline gelirler. Çünkü evli ve çocuklu kadınların işgücü piyasasına ancak esnek, yarı zamanlı ya da düşük ücretli biçimlerde katılmaları beklenir.

Teşvik politikaları tam da bu noktada devreye girer. Çeyiz yardımlarından evlilik kredilerine, yeni evlilere sunulan vergi indirimlerinden çocuk teşviklerine kadar uzanan bu politikalar, genç kadınları evliliğe adeta zorlayan maddi bir çerçeve oluşturur. İktidarın kadınlara birey olarak değil, eş ve anne olarak seslenmesi tesadüf değildir. Her ekonomik kriz döneminde kadınlara “aile kurma” çağrısı yapılır; çünkü aile, devlet için en ucuz sosyal güvenlik kurumudur.

Fakat bu teşvikler kadınlar için gerçek bir özgürlük değil, apaçık bir seçeneksizliktir. Derinleşen işsizlik ve yoksulluk koşullarında, tek başına yaşamanın neredeyse imkânsız hale geldiği barınma krizinin gençler açısından zirve yaptığı noktada “evlilik kredisi” ya da “çeyiz yardımı” cazip bir destek gibi sunulsa da genç kadınların yaşam ufkunu daraltan onları aile içine mahkûm eden “Özgür seçim” politikaları gerçekte devletin ve patriyarkanın çizdiği sınırlar içinde gerçekleşir.

Liberal Söylem ve Tradwife Yanılsaması

Bu noktada yalnızca iktidarın muhafazakâr söylemlerine değil, aynı zamanda kendini yükselten liberal politikaların parıltılı diline de bakmak gerekir. Çünkü iktidarın kadınları eve kapatma projesi, çoğu zaman “özgür tercih” kılığına bürünerek meşrulaştırılır. Bir kadının evlenmesi, çocuk yapması, evde üretime yönelmesi ya da yarı zamanlı çalışması bireysel bir seçim gibi sunulur. Oysa derinleşen yoksulluk koşullarında, işsizlik ve güvencesizlik genç kadınları bu “seçimlere” zorlayan asıl belirleyicilerdir.

Liberal feminizmin “kadın ne isterse onu yapmakta özgürdür” dili, bu zorunluluğu perdeleyen işlev görüyor. Kadının kamusal alandan çekilmesi, eve kapanması ya da düşük ücretli işlerde sıkışması, “tercih” olarak paketleniyor. Böylece patriyarkanın ve sermayenin dayattığı zorunluluk, gönüllü bir özneleşme hikâyesi gibi karşımıza çıkıyor.

Son yıllarda sosyal medyada popülerleşen tradwife (geleneksel eş) akımı da bu yanılsamayı pekiştiren bir yerde. İnfluencer kadınlar, evde reçel kaynatarak, örgü örerek, “erkeğine hizmet ederek” bir tür romantik ve hülyalı hayat kurgusu sunsalar da bu görüntüler, ev içi emeği ve bağımlı kadınlık rollerini yapay bir cazibe ile parlatır. Oysa gerçekte “gönüllü ev kadını” imgesi, kadınların görünmeyen emeklerinin yeniden üretilmesinden başka bir şey değildir. Bu akım, piyasanın tüketim kültürüyle birleşerek ev içi kapanmayı bir çeşit yanılsamalı estetik haline getirerek kadınların yapısal baskılarını görünmez kılar.

İşte bu nedenle, genç kadınların evliliğe teşvik edilmesini yalnızca devletin muhafazakârlaşma politikalarına bağlamak yetersizdir. Çünkü aynı anda liberalizmin getirdiği bireyselleşme ve popüler kültür, bu baskının üzerini örter. Kadın, sanki kendi arzularıyla seçiyormuş gibi gösterilir; oysa önüne konan seçenekler zaten en baştan sınırlıdır.

Eğitim ve Ailenin Birlikte Kıskacı

İktidarın ideolojik hattı yalnızca söylemle sınırlı değil elbette; eğitimden aile politikalarına kadar pek çok alanda somut kurumsal düzenlemelerle pekiştiriyor hamlelerini. “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adı altında sunulan yeni eğitim sistemi, genç kadınların kimliğini en baştan şekillendirmeyi hedefleyen bir yerde duruyor.

Bu modelde sıkça tekrarlanan “değerler, erdem, ahlak” vurgusu, kadınların bir özne olarak yetişmesini değil, aileye ve itaate bağlı kimlikler kazanmasını istiyor. Kız öğrenciler için idealize edilen figür, daha en başından “geleceğin annesi” oluyor. Erkekler kamusal alanda üretici bireyler olarak tahayyül edilirken, kadınların payına aile ve ev içi rollerle sınırlı bir şey düşüyor.

“Beceri odaklılık” söylemi de bu noktada, kadınlara bilim, sanat ya da siyasette ufuk açmak yerine; küçük yaşlardan itibaren ev içi üretime, esnek işlere uygun beceriler kazandırmaya yönelik. Böylece kadın ya evde görünmez bir emekçi ya da piyasada düşük ücretli ve güvencesiz bir işçi olarak kurgulanır.

Bu eğitim modelinin oluşturduğu çerçeve, Erdoğan’ın ilan ettiği Aile On Yılı ile birleşir. Sosyal yardımlar bireylere değil ailelere aktarılarak kadının varlığı hep “eş, anne, evlat” kimliğiyle koşullanır. Kadından beklenen girişimcilik yalnızca reçel, dikiş, örgü gibi ev içi üretimle sınırlandırılır. Kadın üniversiteleriyle, kadın otobüsleriyle toplumsal cinsiyet makası giderek açılarak kurumsallaştırılır.

Diyanet hutbeleri, diziler, sivil toplum destekli projeler vb. kadının kamusal alanda bağımsız bir özne olarak görünmesini neredeyse tehdit gibi sunar. Kadına “tek güvenli alan” olarak aile gösterilir. Oysa bu söylem, kadını hem kamusal alandan hem de kendi öznelik ihtimalinden uzaklaştırır.

Bu politikaların ortak noktası, genç kadınları “evliliğe ve aileye yönlendirme” misyonudur. İster eğitimde değerler söylemiyle ister sosyal yardımların aileye bağlanmasıyla, isterse de nüfus politikalarıyla olsun; kadının makbul yeri eve indirgenir.

Nüfus Politikaları, Esnek Çalışma ve Makbul Kadınlık

AKP-MHP iktidarının genç kadın evliliklerini teşvik etmesinin bir diğer boyutu, nüfus politikaları ve emek rejimiyle ilgilidir. Her fırsatta dile getirilen “en az üç çocuk” söylemi, yalnızca demografik kaygılarla açıklanamaz. Esas mesele, kadınların doğurganlık kapasiteleri üzerinden toplumsal düzenin yeniden üretilmesidir.

Kadınlardan hem nüfusu artırmaları hem de aileyi ayakta tutmaları beklenir. Ama aynı zamanda sermayenin ihtiyaçlarına göre esnek çalışmaları da istenir. Evli ve çocuklu kadın, tam zamanlı istihdam yerine yarı zamanlı, düşük ücretli, güvencesiz işlere yönlendirilir. Böylece sermaye için ucuz, iktidar için denetlenebilir, patriyarka için ise itaatkâr bir özneye dönüştürülür.

Makbul kadınlık imgesinin bu rolleri, eğitim politikalarından tutun da herhangi bir reklamda dahi genç kadınların önüne konur. Bir kadın evliliği reddettiğinde ya da aile dışında bağımsız bir yaşam kurmak istediğinde, hemen bencil, marjinal ya da değerlerinden kopmuş olmakla damgalanır. Bu damgalama ve dışlama sistemi kadınları itaatkâr özneliklere sıkıştırmanın en etkili yoludur. Bütün bu çerçevede evlilik, genç bir kadın için yalnızca kişisel bir karar değil, bir ideolojik dayatmanın sonucudur.

Gerçek Özgürlük Nerededir?

Genç kadınlara bugün sunulan “özgürlük”, gerçekte baştan sınırları çizilmiş bir seçeneksizliktir. Çeyiz yardımıyla, evlilik kredisiyle, aileye bağlı sosyal yardımlarla parlatılan bu hayat, aslında yalnızca dört duvarın içinde tüketilecek bir gelecektir. İktidar ve sermaye, kadınlara birey olarak değil; eş, anne, bakıcı ve ucuz işgücü olarak seslenir. “Destek” diye sunulan her teşvik, özgürlüğün değil bağımlılığın belgesidir.

Gerçek özgürlük, kadının hayatını eve sığdırmayı reddetmesinde başlar. Bu, yalnızca evlilikten kaçınmak değil; kamusal alanda eşit bir özne olarak var olmak, kendi yaşam rotasını kendi elleriyle ve kardeşleriyle birlikte çizmek demektir. Özgürlük, kadının eğitimden koparılmadığı, emeğinin görünmez kılınmadığı, bedeninin devletin ya da ailenin denetimine teslim edilmediği bir dünyada mümkündür.

Bugün bize dayatılan şey “özgür tercih” değil, tek seçenekli bir zorunluluktur. Oysa biz biliyoruz ki başka bir yaşam mümkündür. Özgürlük, çeyiz sandığında değil; sokakta, üniversitede, işyerinde, kadınların birbirine omuz verdiği örgütlü direnişte filizlenir. Bizler, evliliği “kaçınılmaz bir kader” gibi sunanlara karşı, kaderimizi toplumsal bir mücadelenin içinde yeniden yazıyoruz. Ve biliyoruz: Gerçek özgürlük, ancak patriyarkanın zincirlerini de, kapitalizmin sömürüsünü de birlikte kırdığımızda doğacaktır.


TR