“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine



“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre kapak

Yönetmen Ecre Begüm Bayrak ile birlikteyiz. Devrimci/politik sinemaya, sanatta sansüre dair sohbet edip yeni filmi “İstiğfar ya da Kar”a dair konuştuk.

Öncelikle Mayıs ayında “Kurtlar” ile katıldığın film festivalinde maruz kaldığın faşist saldırı için bir kez daha geçmiş olsun. Umuyoruz ki sanatın ve sanatçının özgür olduğu, düşüncelerimizi rahatlıkla dile getirebileceğimiz bir geleceği birlikte kuracağız. Sen de sanatınla, sözlerinle bulunduğun her alanda bu geleceğe selam yollayanlardansın. Seni daha yakından tanımak isteriz. Ecre Begüm Bayrak kimdir?

Ecre Begüm Bayrak: Teşekkür ederim. Birlikte kuracağımıza inandığım geleceğe layık bir insan, layık bir sanatçı olmaya çalışıyorum. Bana gelince ismim Ecre. 2001 yılında İzmit’te işçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Liseye kadar doğduğum kasabadan neredeyse hiç çıkmadım. 2019 yılında İstanbul Üniversitesi Radyo, Sinema ve Televizyon bölümünü kazandım ve İstanbul’a yerleştim. 2023 yılında üniversiteden onur öğrencisi olarak dereceyle mezun oldum. Bu yıl da Marmara Üniversitesi Sinema bölümünde yüksek lisansımı bitirdim. 

Genç bir sinemacı olarak kendi yolunu bulmak, hangi hikâyelerin peşinden gideceğini keşfetmek ve kendi sinema dilini oturtmak zaman alan bir süreç. Ama daha önceki röportajlarında gördüğüm üzere sen yolunu çoktan bulmuş, nereden gitmek istediğini zaten biliyor gibisin. Sinema senin için ne ifade ediyor, merak ediyorum.

Sinema çok ciddi ve büyük bir propaganda aracı. “Kamera bir silahtır.” der Heidegger. Biraz böyle bakıyorum. Yayılım alanı bu kadar güçlü, kitleleri bu denli etkisi altına alabilen, duygusal olarak etkileyerek harekete geçirme yetisine sahip bir sanat dalı ne ifade edebilir insana? Bu araç; elbette ki benim görüşüme göre politik bir derdi, bir acıyı, bir direnişi, bir zaferi vb. anlatmak için kullanılır. Bunları düşünerek kurdum aslında bugüne dek kurduğum her şeyi. Ürettiğim hiçbir şey “bireysel” olsun istemedim; bireyin hezeyanları, bireyin acıları, bireyin sevinci, bireyin aşkı… Bunların hiçbiri içinde yaşadığımız düzenden, düzenin bize dikte ettiklerinden bağımsız değil ki. Bizden çok daha büyük bir şey var. Çok daha büyük bir dünya, çok daha büyük bir tarih tarafından, büyük insanlık tarafından çevrelenmiş bir yaşam sürmekteyiz hepimiz. Bu durumda, kapitalizmin bu kadar yoğun saldırdığı, yeni sömürgecilikle emperyalistlerin düşüncesinin bütün bir nesle zehir gibi akıtıldığı bir konjonktürde tek tek bireylerin değil, bütün bir toplumun, bütün bir insanlığın merkeze alınması gerektiğini düşünüyorum yaşamımızda. Sanatta da böyle. Halka değmeyecek, halktan olmayan, yalnızca bireyin melankolisine, onun hezeyanlarına eğilen, umutsuzluk aşılayan, içinde bulunduğumuz depresyondan, mutsuzluktan, umutsuzluktan kurtuluş olmadığını savunan bir sanat anlayışı bana göre son derece çarpık. Çok kısıtlı imkânlarla üretim yapabiliyoruz hepimiz. Bu kısıtlı imkânlarla ne üreteceğiz? Ülkemize, dünyaya, erişebildiğimiz insanlara ne anlatacağız? Yaşamda kötü şeyler olmuyor mu? Oluyor. İnsanlar uyuşturucudan hayatlarını kaybediyor, çeşitli psikolojik rahatsızlıklarla boğuşuyor. Peki, nedir bütün bunlara sebep olan? Aynı çarpık düzenin, aynı bireyciliğin ürünü değiller mi? Bütün bunları yaratan koşullar ne? Bence sanatçı bununla ilgilenmeli. Ön açıcı olmalı, çözüm yolu sunmalı, yol göstermeli. Marx “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” der. Bu sanatta da böyle. Sanatçılar durum tespiti yaparken, dünyayı yorumlarken, dünyayı değiştirme iddiası da taşımalı, bu iddiayı destekleyecek çözümler getirmeliler bence. 

“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre 5

Aslında senin de söylediğin gibi bireyin hezeyanları, aşkı, sevinci… Hiçbiri içinde bulunduğumuz sistemden bağımsız değil. Birey de toplumdan azade değil. Durum böyle olunca konudan  daha da önemlisi o konuyu nasıl anlatmayı tercih ettiğimiz değil mi? Bir aşk, depresyon ya da sevinç de politik anlatıya girebilir, üzerine konuşacak bir zemin açabilir ve insanların hayatlarında kayda değer bir etki yaratabilir diye düşünüyorum. Sen ne dersin?

Politik sinemanın tanımı da çok geniş, biraz kapsamını daraltmak gerekiyor bu noktada. Ben biraz devrimci sinema perspektifinden ele alacağım. Devrimci sinema deyince ne anlıyoruz? Halkın sorunlarını anlatan, halka içkin olan, onların sorunlarını anlatmakla kalmayıp çözüm getirebilecek bir sinema yapmak. Umutsuzlukla bitmeyen, bitiyorsa bile neden böyle bittiğini açıklayan, ayakları yere sağlam basan bir sinema devrimci bir sinemadır bana göre. Bu doğrultuda, bir aşk hikâyesi nasıl anlatıldığına bağlı olarak devrimci bir sinema da olabilir, bu tamamen perspektifle alakalı. Halkın sorunlarına dokunan ve halk için yapılan tek film ya da sanat biçimi, marş gibi doğrudan propagandaya dönük olmak zorunda değil ama tabii ki propadangayı da içermeli. Bireysel hikâye de öyle bir anlatılır ki sonunda çok başka bir şeye dönüşür, izleyene çok başka bir şey verir. 

“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre 6

Bütün bu düşüncelerimin yanında başka bir parantez açmam gerekirse, sadece bireysel bir şeyle de politik bir şey söyleyebilirim, düzene karşı bir şey üretebilirim demek de bana çok masum gelmiyor. Yılmaz Güneylerden gelen ve doğrudan halka dokunan, doğrudan eleştiren devrimci sinemanın 1980 sonrasında, aşırı metaforik, bireysel ama politik olduğunu iddia eden bir sanata dönüşmesi aslında masum bir şey değil. Çünkü bu üretilen şey  bir sorumluluk da getiriyor. Nasıl ki 1968’de üretilen filmler, o dönemin dertlerini anlatıyorsa, o konjonktüre göre bir sanat üretilmişse 1980 dönemi ve sonrası, 2010’larda da durum şayet böyleyse ve her dönem ürettiğimiz şeyde kendini yansıtıyorsa, şu anda da bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum sanatçılar üzerinde. Sadece sinemacılar üzerinde de değil; müzisyenler, şairler, edebiyatçılarda da bu sorumluluk var. Yani sanatın her alanında bu sorumluluğu taşımamız gerekiyor.

“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre 3

Çünkü bugün bizim ürettiğimiz her şey doğrudan AKP döneminin kendisiyle alakalı. Faşizme faşizm demenin bu kadar zor olmaması gerekiyor içinde bulunduğumuz süreçte. Buna göre bir şey üretmemiz gerekiyor çünkü yarına gidecek olan sanat bu. Yarınki nesile bir şey bırakmış oluyoruz, bu ister kısa film olsun, ister uzun metraj olsun, ister şarkı olsun… Bunu kendime ya da çağdaşım diğer arkadaşlara büyük bir misyon yüklemek için söylemiyorum ama geleceğe gidecek bir sinema üretmek gerekiyor. “Ne anlattık biz şimdi? Ne vardı AKP döneminde?” gibi soruların cevaplarını verebilmeliyiz. O yüzden bireysel hikâyelerle de politik sinema yapılabilir düşüncesi bana biraz kolaya kaçmak gibi geliyor. 

“Kurtlar” da yeni filmim de bireyler üzerinden ilerliyor, sonuçta ben de Sovyet sinemasında olduğu gibi kolektif karakterler bütünü üzerinden ilerlemiyorum, benim yaptığım filmde de bir karakter üzerinden ilerleniyor ama mesele bu değil; bireysel filmden kastım, bireyin içine gömülmek. Yoksa tabii ki mesele nasıl anlattığımız, örneğin depresyonu anlatırken bireysel sebeplerle de ilerleyebiliriz, toplumsal alt yapıya da oturtabiliriz. Bu doğrultuda Umut Şilan’ın filmi “Dilan Hakkında Konuşmalıyız” son derece politik bir film. Gayet düzeni eleştiren, hicveden bir film. O da örtülü bir depresyon hikâyesi bana göre çünkü oradaki karakter; kendini var edemeyen, iş bulamayan, bu kapitalist sistem içerisinde yok olup gitmekte olan bir genç. Bu sebeple, başta da söylediğimiz gibi perspektifle alakalı. 

Geleceğe bugünden ne bırakacağımızdan bahsedip bu dönemde ne oluyor, AKP döneminde ne var demişken seninle biraz sansüre ve sanatın üretilme koşullarına dair de konuşmak isterim. Bugünkü Türkiye gerçekliğinde özgür bir sanat üretiminin önündeki engeller nelerdir?

İktidarın sanata saldırısı elbette büyük bir etken ancak salt bununla sınırlı değil “özgür sanat”ın üretimi. Bugün bize sanat diye dikte edilen her şey; şarkılardan sinemaya, sinemadan müzelerdeki resimlere kadar, egemenlerin istediği türdeki sanat üretimleri. Bir üretim, bugün dünyayı çevreleyen kültür emperyalizminin tekerine çomak sokmuyorsa Türkiye’de de yayılım alanı bulabiliyor, dünyada da. Sosyal medya kültürüyle, televizyonla, vizyona sokulan yerli yabancı filmlerle, hızlıca yayılım alanı bulabilen içi boş, niteliksiz, anlık faydaya ve keyfe yönelik şarkı üretimleriyle, basılan kitaplarla çok geniş bir yelpazeye yayılan bütünlüklü bir “tüketim alışkanlığı” değişimi var bence bütün dünyada. Bütün bir estetik algısı; insanın neye duygulanacağı, neye öfkeleneceği, neye sevineceği, neyi beğenip beğenmeyeceğini belirleyen büyük bir endüstri var. O yıl kimlerin fonlanacağını, hangi konulardaki filmlere Oscar ödülleri dağıtılacağını, hangi edebiyatçıya Nobel ödülü verileceğini, AB fonlarının o yıl kimlere hibe edileceğini, hangi konulara eğilen filmlerin büyük festivallerde yer alacağını, hangi konulardaki üretimlerin dünya halklarının önüne sanat üretimi olarak sunulacağını belirleyen bir endüstri. Dolayısıyla burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Hangi özgür sanat? Özgür sanat nedir? AKP tarafından yasaklanan her şey kendi başına, bizatihi olarak “muhalif” ve “ilerici” midir? Biraz bu perspektiften düşünmek gerekiyor. Sansür yalnızca Türkiye ile sınırlı değil. Zaten düzende ne izlememizi, ne dinlememizi, hangi çizimlere, hangi heykellere bakmamızı, ne okumamızı istiyorlarsa onları okuyor, onları izliyoruz. Türkiye özelinde bütün bunlara ek olarak çok ciddi bir bütçe problemi var. Günümüz koşullarında dayanışmanın lağvedilmesi, insan ilişkilerinin çıkara dayalı olması, sinema sektöründeki rekabet ortamı sebebiyle sermaye yoksa, üretim de neredeyse yok. Üretim varsa da niteliği itibariyle yayılım, gösterim alanı yok. 

Ağzına sağlık, hem dünya hem Türkiye’ye dair güzel bir pencere açtın. Ayrıca dayanışma ve üretim demişken yeni filmin “İstiğfar ya da Kar”a dair de konuşmak isterim. Kolektif sanat üretimi yapılabileceğine dair örneklere bir yenisini eklemiş oldunuz. Takip ettiğim kadarıyla süreç içinde dayanışma ağları örüldü ve film yapım süreci birçok kişi, kurum tarafından desteklendi. Geçen haftalarda filmin çekimini tamamladınız. Şimdiden senaryosuyla ödülleri toplamaya başladı bile, tebrik ederiz öncelikle. Çok güzel bir iş çıkacağına eminim. Bizi neler bekliyor? Biraz filmden bahseder misin?

Ön hazırlık süreci çok sancılıydı çünkü para bulmak çok zor, özellikle kısa film için. Sektöre yeni adım atan gençler olarak kendimizi kabul ettirmemiz gerekiyor yapımcıya, bu da başka bir sorunun konusu. Ama her şeye rağmen fon kampanyasıyla, dayanışmayla güzel bir set geçirdik.

“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre 1

Dayanışma çağrımıza birçok kişi ve kurum karşılık verdi, herkes bu üretimi desteklemek için elinde ne varsa ortaya koydu. Ekipman desteği verebilecek olanlar ekipmanlarını paylaştı, çekim günlerinde yemeğimizi karşılayabilecek olanlar yemek verdi. Yardımcı oyuncu gönderebiliriz diyenler yardımcı oyuncularla bizi buluşturdu. Para desteğiyle katkıda bulunabilecek olanlar bütçelerinin el verdiği oranda ek harcamalara destek oldu. Yani kısacası film herkesten bir parçayla bütüne ulaştı. Çok güzel oldu, ben çıkan sonuçtan çok memnunum, en azından set süreci için. Umarım filmi düşündüğüm kadar iyi çekebilmişimdir, kurgudan sonra göreceğiz onu da.

“Kurtlar” Filminin Yönetmeni Ecre Begüm Bayrak ile Sinema Üzerine - Kurtlar ecre 4

Filmin konusuna gelecek olursak aslında yine bir adaleti tesis etme, hesap sorma hikâyesi. “Kurtlar” filminde olduğu gibi. Devrimci bir avukat, cemaat üyeleri tarafından öldürülüyor ve intihar denerek üzeri kapatılıyor. Bu cinayete, yine cemaatin üyelerinden olan Cavidan ve Rahime şahit oluyor. Cavidan cemaatin üyesi olmasına rağmen o güne kadarki sindirilmişliğini, gördüğü bambaşka bir kültürü ve perspektifi bir kenara bırakıp vicdanının, insanlığın peşinden gidiyor ve bu cinayetin peşine düşüyor. Cinayeti işleyenlerden birinin kendi abisi olmasına, tehtide maruz kalmasına ve kimsenin ona inanmamasına rağmen… Olayın peşinden giderken polisten yardım almak istiyor ama devletin de doğrudan bu işin içinde olduğunu görüyor. Dolayısıyla Cavidan’ın tek başına kaldığı, yalnızlaştırıldığı ama mücadele etmekten vazgeçmediği, işin sonunda da hesabını sorduğu bir yere doğru gidiyoruz. Karakterlerin hepsi de süreç içinde dönüşüyor ve günah çıkartıyor ama Cavidan onları affetmiyor. Din halkın bir değeridir, bu yüzden yazarken de çekerken de bu değeri, izleyicilerin duygularını incitmeyecek bir şekilde verdim. Filmi, dini kötüleyen bir yerden ziyade, aslında cemaat, tarikat olgularının doğrudan bu duyguları sömüren gerici yapılar olduğunu ve bugüne baktığımızda da bu yapıların, içinde bulunduğumuz düzenin yapı taşlarından olduğunu anlatan bir yerden kurdum. 

Röportajımızı bitirmeden önce, mücadeleye inanan ve üretimlerini politik bir dertle de yaptığını söyleyen genç bir sinemacı olarak, sence yarınlar için, yarına ulaşmasını istediğimiz sanat için bugün neler yapmalıyız? 

Öncelikle düzen içileşmeden sürekli üreterek, sürekli düşünerek, sorunları çözerek, sanatçılar olarak kendimizle ve kendi aramızda tartışarak, dayanışma ağları kurarak, örgütlenerek birbirimize sahip çıkmalıyız. Birimiz sansüre uğradığımızda diğerimiz amasız fakatsız ona koşarak, birbirimizi omuzlayarak, rakip değil arkadaş olarak kucaklayıp, sırtımızı üretim yaptığımız, beslendiğimiz ülkemize,  izlemeleri için filmler ürettiğimiz insanlara dönmeden, onlarla birlikte üretimler yapmalıyız. Bu şekilde üretilmiş bir sanat eserinin geleceğe, yarına ulaşmama şansı yok. Tarih de göstermiştir bunu. 

Emeğine sağlık, bu güzel sohbet için teşekkür ederiz. Yeni filminin gösterimlerini de heyecanla bekliyor olacağız. Dolu dolu bir hikâyeyle buluşacağız gibi duruyor anlattıklarından. Gösterimler başladıktan sonra da üzerine konuşulacak çok şey olacaktır muhtemelen, şimdiden yolu açık olsun diyelim. Umut, direnç ve sanat dolu yarınlarda görüşmek dileğiyle…


TR