Kadınların Gizli Komitesi: Afgan Karşıtı Irkçılığa Karşı Feminist Direnişin Gerekliliği Üzerine



Kadınların Gizli Komitesi: Afgan Karşıtı Irkçılığa Karşı Feminist Direnişin Gerekliliği Üzerine - WhatsApp Image 2025 08 10 at 12.55.21

İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısı başlamadan önce, Afgan karşıtı ırkçılığı eleştiren bir metin kaleme almıştık. Bu metin, ırkçılığa karşı feminist bir mücadelenin aciliyetini vurgulama çabasının bir parçasıydı, ancak İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırısının yarattığı olağan dışı  koşullar nedeniyle bu metnin yayımlanmasını erteledik.  Ataerki ve kapitalizmle suç ortaklığı içinde olan bu ırkçılık, Afgan göçmenlerin seslerini, haklarını gasp etti, onları sessiz ve haksız bırakılmış insanlar hâline getirdi. Fakat ayrıca, toplumsal yeniden üretim krizini daha da derinleştirdi. Şimdi ise korktuğumuz felaket, savaşın etkisiyle hızla gözlerimizin önünde gerçekleşiyor ve karanlığı öyle yayılmış durumda ki artık kimse görmezden gelemez.

Bugün, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik saldırısının ardından ırkçılık yeni boyutlar kazanmış durumda. İran İslam Cumhuriyeti; yabancı müdahaleyle yüzleşmek ve halkını savunmak yerine, baskıcı öfkesini arttırarak bu öfkeyi en dışlanmış gruplara yöneltiyor. Emekleri, bedenleri ve zorla dayatılmış sessizliklerinden başka ne silahları ne de mülkleri olan Afgan göçmenler ise, otoriteyi ve sınırlar üzerindeki denetimi sergilemek için ideal hedefler olarak öne çıkıyor.

Şimdi ise güvenlik, ordu ve devletin üst kademelerine kadar sızmayı engelleyemeyen, hatta en üst düzey askerî komutanlarının ev adreslerini İsrail rejimine kadar ulaştıran İran İslam Cumhuriyeti; Afgan göçmenleri birer düşman ajanı olarak lanse ediyor. Son aylarda artan Afgan karşıtı nefret ortamında, bu insanlar artık sokaklarda dahi güvenli biçimde yürüme imkânına sahip değiller.

Casusluk gibi dayanaksız bir bahaneyle göçmenlere yönelik nefretin tırmandırılması, savaş sonrası şekillenen yeni bağlamda İran İslam Cumhuriyeti’nin işine oldukça yarıyor gibi görünüyor. Bu durum, Afgan göçmenlerin kriminalize edilmesine ve ekonomik çöküşün günah keçisi olarak hedef gösterilmelerine yönelik politikanın bir devamıdır.

İlk bakışta, basitleştirmek adına, şöyle görünebilir: Afganlara uygulanan ırkçılık yalnızca psikolojik ya da kültürel bir tepkidir. Oysa bu ırkçılığın, kendini “ötekileri” baskılayarak var eden bir rejimin hayatta kalma siyasetiyle iç içe geçtiğini görmek zorundayız. Bu kez bu baskı, uzun süren ve kaygı verici bir sessizlik ortamında gerçekleşiyor; milliyetçi ve vatansever duygular ise onun yayılması için verimli bir zemin sunuyor.

Daha önce kaleme aldığımız bir metinde, Afganlara yönelik ırkçılıkla mücadelenin feminist bir eylem olduğunu ifade etmiştik; çünkü bizim feminizmimiz sınır tanımaz ve ayrımcılık karşısındaki sessizliği ırkçılıkla suç ortaklığı olarak görür. Ancak bugün, savaşın ardından yoğunlaşan ırkçı saldırılar karşısında artık yalnızca “ayrımcılık” ya da “ırkçılık”tan söz etmek yeterli değil. Bugün İran’da Afgan göçmenlere yönelik yaşananları tereddütsüz bir şekilde faşizm olarak adlandırabiliriz. Bunu durumu dramatize etmek ya da sözcüğü etiket gibi kullanmak için değil, karşı karşıya olduğumuz karmaşayı doğru anlamak ve uygun direniş yöntemlerini belirleyebilmek için yapıyoruz.

Bugün, yıllar boyunca elleri boş ama inatla kendilerine bir yaşam kurmaya çalışan insanların sınır dışı edilmesiyle tezahür eden bu zulüm; barış ve ilerleme adına verilen içi boş vaatlerle birlikte sunuluyor. Oysa tarihten öğrendiğimiz en temel ders şudur: Adalet, barış ve gerçek bir ilerleme; milliyetçilikten ve yabancı düşmanlığından, hele ki bunlar ezilenlere karşı en ataerkil biçimlerde uygulandığında, asla ortaya çıkmaz.

Savaş öncesinde kaleme aldığımız bu metni şimdi yayımlıyoruz. Çünkü toplu sınır dışıların ve yeniden kurulan toplama kamplarının yarattığı dehşet karşısında artık çok farklı bir gerçekle yüz yüzeyiz. Yalnızca devletin ve hükümetin sertleşen yapısıyla değil, toplumun içinden güç alan faşist bir düzenle de karşı karşıyayız.

***

İran’daki Afgan düşmanlığı ne yeni bir olgudur ne de yalnızca toplumsal bir tepkiyle sınırlıdır. Bu karşıtlık düşmanlık; ırkçı yapılar, neoliberal ekonomi, devlet medyası ve güvenlik politikalarının desteğiyle sistematik bir şekilde  yeniden üretilen bir projenin sonucudur. Üstelik bu süreç, belirgin biçimde toplumsal cinsiyetle ve sınıfla şekillenmiştir. Göçmenlerin baskı altında tutulması, 1979 Devrimi’nden çok öncesine uzanarak bugüne dek inişli çıkışlı bir biçimde gözlerimizin önünde sürmektedir. Irak Savaşı sonrası İran’ın “yeniden inşa” olarak adlandırdığı bu dönemin yapılandırılması; göçmenlerin emekleri sömürülmeden imkansızdı. 

Zaman zaman kadın ya da çocuk haklarına odaklanan bazı aktivistler, eğitim hakkı veya İranlı annelerden doğan çocuklara vatandaşlık hakkı gibi sınırlı ve kâğıt üzerinde kalan bazı küçük kazanımlar elde etmeye çalıştı. Ancak bu haklar ya hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilmedi ya da yasal ve politik engellerle hızla etkisizleştirildi. Genç Afgan erkeklerin Suriye savaşında fiilen zorla askere alınması ya da iş güçlerinin ucuza ve haklardan yoksun olarak sömürülmesi gibi bazı örneklerde ise hükümet geçici olarak baskıyı hafifletti, sınır dışıları ve doğrudan baskıyı erteledi.

Ancak son yıllarda, özellikle Taliban’ın Afganistan’da yeniden güç kazanmasıyla birlikte, Afgan yurttaşların komşu ülkelere doğru yeni bir zorunlu göç (ya da kaçış) dalgası ortaya çıktı. Bu durum, yeni biçimlerde yabancı düşmanlığını ve yapısal şiddeti körükledi ve bizleri, derin bir utanç duygusuna rağmen, bu insani felaket hakkında sesimizi yükseltmeye zorladı. Gerçekte ise, İran İslam Cumhuriyeti tarihi boyunca açık biçimde sergilenen Afgan karşıtlığı, özellikle son dönemlerdeki dalgasıyla birlikte, yöneten rejimle toplumu birleştiren nadir ortak zeminlerden biri olmuştur.

İran’da şu anda “Afganları sınır dışı etme” adı altında yaşananlar, karşı karşıya olduğumuz küresel durumun ve her geçen gün daha da pervasızlaşan ırkçılığın bir yansımasıdır. Ana akım medyanın sessizliği ve hem İran İslam Cumhuriyeti’nin hem de muhalefetin suç ortaklığı eşliğinde gelişen bu vahşet, mantıken bir “ulusal utanç” hissi yaratmalı ve toplumu kendine getirmeliydi. Ancak paradoksal bir şekilde, bu durum utanç duygusunu tetiklemek bir yana dursun, bu kez “Afganları sınır dışı edin, bu ulusal bir taleptir” sloganı, halkın sesiyle iktidarın işlediği suçları öylesine iç içe geçirmiştir ki, artık birbirlerinden ayırt edilemez durumdadır.

Biz ise meseleyi feminist bir perspektiften ele almaya çalıştık. Çünkü karşımızda hem ırka dayalı hem de toplumsal cinsiyetle biçimlendirilmiş insanlar var: Yalnızca yurttaşlık haklarından değil, kamusal alanda var olma hakkından dahi mahrum bırakılmış insanlar… Eğer feminizm yapısal baskıyla yüzleşecekse, işte  tam da burası ve tam da bu an, sessiz kalmanın artık bir seçenek olamayacağı yerdir.

Bir süredir, Kadınların Gizli Komitesi olarak, Tahran’ın güneyindeki mahallelerden birinde yaşayan Afgan kadınlarla dostane bir bağ kurmayı başardık ve bu ilişkileri derinleştirmek üzerine fikirler geliştirdik. Mahalleye ilk gidişlerimizde, sık sık çocukların oynadığı küçük bir parka uğrardık. Parktaki oyuncaklar kırık ve sınırlıydı, paslı demirlerin gıcırtısı çocukların seslerine karışıyordu. Parkın bir köşesinde, genç erkekler sigara ve ot içiyordu. Parkın tam ortasında ise, kimisi evlilik yoluyla, kimisi kan bağından akraba olan kadınlar birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Bu kadınlar, ev işlerini tamamladıktan sonra neredeyse her gün burada bir araya gelip eşleriyle olan ilişkilerinden, ev içi ve ekonomik zorluklardan, bizzat maruz kaldıkları ya da tanık oldukları şiddet olaylarından söz ediyordu. İşçi sınıfından göçmen bir kadın için “boş zaman”, çoğu zaman park gibi ücretsiz ve ulaşılabilir kamusal alanlardaki kısa buluşmalarla sınırlıdır. Bu alanlar hâlâ erkek aile üyelerinin  gözetimi altında olsa da kadınlar burada kendilerine ait bir alan yaratmayı başarmıştır. 

Parktan sonra yeniden eve, işe ve tüm ağırlığı kadının omuzlarına yüklenmiş bir yıkıntının içine dönülür. Aynı şey çocuklar için de geçerlidir. Yaz aylarında, evde oyuncakları,  oyun imkânları ve eğitim materyalleri olmayan çocuklar için park, tek eğlence alanına dönüşür. Bu çocukların çoğu, çalışmadıkları günlerde ya da mesai sonrasında soluğu bu küçük açık alanda alan çocuk işçilerdir.

2024 yazında, hem çevrim içi mecralarda hem de sokakta yoğunlaşan Afgan karşıtı kampanyaların ortasında aynı mahalleye geri döndüğümüzde, parkta ne kadınlar ne de çocuklar vardı. Parkın bir köşesinde bir grup genç erkek birlikte oturmuş sigara içiyordu. Çocukların oyunları, o canlı atmosfer ve kadınların, annelerin bir araya geldiği buluşmalar artık yoktu. Peki, ne yaşanmıştı?

Biraz araştırınca hikâyeyi öğrendik. Bu ziyaretimiz, Tahran’ın 15. bölgesinde göçmenlere yönelik başlayan ve kentin diğer bölgelerine de yayılan şiddet dalgasıyla aynı döneme denk gelmişti. Göçmenlere karşı çevrim içi mecralarda patlak veren o dizginsiz vahşet, artık toplumsal alanlarda çok daha çıplak bir şekilde kendini göstermeye başlamıştı.

Daha önce tanıdığımız kadınları nihayet bulduğumuzda, onların ve küçük çocuklarının artık mahallede özgürce dolaşacak kadar kendilerini güvende hissetmediklerini ve giderek evlerine kapanmak zorunda kaldıklarını öğrendik. Park, mahalle ve şehir onlar için birer korku mekânına dönüşmüştü. Kadınlardan biri bize şöyle dedi: “Artık neredeyse hiç evden çıkmıyorum, bir yere gideceksem de ya kocamla ya da oğlumla gidiyorum.” Daha önce başörtüsü ve manto giyen bu kadının kıyafeti siyah çadora1 dönüşmüştü. 12 ve 15 yaşlarındaki kızları da artık eskisi gibi dışarı çıkamıyordu. Zaten örgün eğitime erişimi engellenmiş olan 15 yaşındaki kız, daha önce bir çocuk hakları kuruluşunun düzenlediği dil kursuna gidiyordu, ancak bir süredir evden dışarı adım atmamıştı.

Bu şekilde; devlet güçleriyle muhalefet unsurlarının ortaklaşa körüklediği bu ırkçı saldırılar, Afgan kadınları yalnızca etnik kimlikleriyle değil, aynı zamanda kadın oldukları için de hedef aldı. Diğer mahallelerde insanlar “Jina İsyanı”nın kadınların giyinme özgürlüğüne dair kazanımlarını kutlarken, Afgan kadınlar güvenlik kaygısıyla evlerine çekilmek ve daha katı örtünme biçimlerine yönelmek zorunda kaldı. Ancak bu geri çekilmenin kimse farkında değildi.

O dönemde, Afganların gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi sırasında aile bireylerinin birbirinden ayrılmasının oldukça yaygın hâle geldiğini fark ettik. Genellikle ailelerinin geçimini sağlayan erkekler, sürekli olarak gözaltına alınma ve ardından sınır dışı edilme tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Bakıma ihtiyaç duyan en küçük aile bireyleri bile bu şiddetten muaf değil. Pek çok durumda, Afgan göçmenler, hakları tanınmayan ve sorumluluğu hiçbir yapı tarafından kabul edilmeyen bireyler olarak çeşitli yapılarla karşı karşıya bırakılıyor. Böyle bir durumda ise, hayatta kalmak için güvenilebilecek tek destek kaynağı ailenin kendisi oluyor.

Bu aileler, devletten ya da herhangi bir sosyal kurumdan destek alamadıkları için; bakım, çocuk yetiştirme, yaşlı ve hasta bakımı ile duygusal ve psikolojik destek gibi tüm sorumlulukları tek başlarına üstleniyor. Ancak geriye kalan son yapı, yani aile kurumu bile doğrudan devlet politikalarının hedefi hâline geliyor. Uygulamada bu politikalar, yalnızca bireylerin fiziksel olarak yerinden edilmesine yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda gündelik hayatta yaşamı mümkün kılan bakım ilişkilerinin ve sosyal ağların da çökmesine neden oluyor.

Böylece, aile içindeki bakım ve destek yapısını parçalayarak aile bireylerini zorla birbirinden ayırmak, göçmenler üzerinde sistematik denetim ve baskı kurmanın bir aracı hâline geliyor. Zorla ayrılık, aileleri dağıtan ve kadınları hiçbir kurumsal destek olmadan hem ekonomik yükü hem de ailenin duygusal güvenliğini tek başına üstlenmeye zorlayan yapısal bir şiddet biçimidir. Söz konusu Afgan göçmenler olduğunda, insanî ve ailevi bağlar ya değersiz görülüyor ya da “alışılmışın dışında” sayılıyor; bunun sonucunda da aile, yeniden üretim birimi olarak tehdit altına giriyor ve çöküşe sürükleniyor. Bu anlamda, son dönemde tanık olduğumuz dizginsiz ama sistematik vahşetten Afgan kadınlar ve kız çocukları da kesinlikle muaf değil.

2024 yazında yaptığımız ziyarette bir başka Afgan kadın; kocası ve küçük çocuğunun kısa bir süre önce sınır dışı edildiğini, diğer çocuklarının ise aileyi geçindirebilmek için uzun saatler boyunca, yoğun baskı altında ve çok düşük ücretlerle atölyelerde çalışmak zorunda kaldığını anlattı. Çoğu zaman ücretleri ödenmeden ya da yalnızca çok düşük meblağlar ödenerek işten çıkarılıyorlar. İtiraz ettiklerinde ise işverenin cevabı net: “Seni sınır dışı ettiririm.” Artık sokaklar ve dışarıda çalışmak onun için güvenli değil; bu yüzden evden yapabileceği bir iş arıyor. Dışarısı aşağılamalarla, sert bakışlarla, polis korkusuyla ve zorla geri gönderilme tehdidiyle dolu. Ama onun da dediği gibi, hayatta kalmak ve yaşamak için “çalışmak zorundasın.” Bütün bunlara çözüm ararken, dört aylık bebeğini emziriyordu: “Eskiden çocuklar kavşakta fal kağıdı satardı, şimdi onları da gözaltına alıyorlar.” İran Devlet Refah Kurumu’nun bile çocukların gözaltına alınıp sınır dışı edilmesine katkıda bulunduğunu söyledi. Geçen ay sadece birkaç kişi değil, aileleriyle birlikte birçok insan gözaltına alınıp sınır dışı edildi. Çocukları doyurmak ve kiranın ödenmesini sağlamak, yaşamanın en temel koşulları; ama bu aile için artık bunlara bile erişim mümkün değil.

Sınır dışı edilen Afgan göçmenlerin ardından geride kalanlar, yalnızca hayatta kalmaya çalışıyor; son derece düşük ücretlerle çalışıyor ve sürekli işsiz kalma tehdidiyle karşı karşıya yaşıyorlar. Yorucu ve yoğun iş yüküne rağmen ödenen cüzi ücretler, göçmen emeğinin —bu durumda özellikle göçmen kadınların— ağır sömürüsünü yansıtıyor. Bu kadınlar çoğu zaman hiçbir yasal hakka ya da itiraz etme hakkına sahip olmadan, “görünmeyen emek” olarak istihdam ediliyor. Kadın emeğinin, özellikle evlerde ya da küçük atölyelerde değersizleştirilmesi, yalnızca kayıtlı ekonominin işine yaramakla kalmıyor; aynı zamanda hiçbir biçimde tanınmadan, toplumsal yeniden üretimin yükünü kadınların sırtına daha da fazla yüklüyor. Bu güvencesizlik, vahşi bir disiplin biçimidir: Göçmenleri sessizlik ve itaat hâlinde tutmak için şiddeti araçlaştırır; onları, kriz anlarında toplumdan kolayca dışlanabilecek tüketilebilir ve yerine konabilir özneler olarak görür.

Aynı ziyaret sırasında, kadın çorapları paketlemekle meşgul olan 27 yaşında bir Afgan kadın, eşinin sınır dışı edildiğini anlattı. Eşinin işe giderken yakalandığını, yasal belgeleri olmadığı için önce Karçak gözaltı kampına götürüldüğünü, birkaç gün sonra da sınır dışı edildiğini söyledi. Çorapları düzeltmek için kullandıkları makine, kayınbiraderinin patronu tarafından ödünç verilmişti; böylece o ve yengesi evde çalışabiliyordu. Paketledikleri her altılı çorap için bin tümen kazanıyorlardı. Günde 200 paket üretmeleri gerekiyordu ve günün büyük kısmını bu işe ayırıyorlardı. Aile geçindirme sorumluluğunu taşıyan kadınlar için evde, düşük ücretle çalışmak daha az riskli bir yol olarak görülüyordu.

Afgan göçmenlerin sınır dışı edilmesinin yalnızca insani ya da siyasi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet temelli bir kriz olduğu söylenebilir. Bu kriz, toplumsal yeniden üretim yapısını kökten tehdit ediyor ve göçmen kadınları risk, sömürü ve çöküşle örülü yorucu ve katlanılmaz bir yaşam koşuluna mahkûm ediyor. Ancak en basit tepki, tarihin defalarca gösterdiği üzere, bu sessiz suça göz yummak oluyor. Çünkü göçmenler hakkında uydurulan büyük yalan anlatıların inşasında toplum ile iktidar arasındaki suç ortaklığı ve rıza devam ediyor: Göçmenlerin insanlıktan çıkarılması, suçlulaştırılması; eğitim, sağlık hizmeti, barınma gibi temel sosyal kaynaklardan dışlanmaları; hem ulusal baskıya hem de mülteci statülerine bağlı sınıfsal ezilmeye maruz bırakılarak hayatta kalmak için “her yolu denemek zorunda kalmaları”; ardından da “hırsız,” “suçlu,” “pis,” “geri kalmış,” “vahşi” gibi sıfatlarla yaftalanmaları… Adil yargı süreçlerine erişimlerinin engellenmesi, “adaleti satın alma” imkânlarının olmaması, münferit davaların tüm göçmenlere mal edilmesi ve nihayetinde toplu sınır dışı talepleriyle bu güzel, kadim, medeni ve çok kültürlü toplumun “yabancı unsurlardan arındırılması” çabası — tüm bunlar “öteki”nin inşa edilip sonra silinmesine yönelik bir sürecin parçalarıdır. Üstelik bu süreç yalnızca İran’da ya da yalnızca Afganlara özgü değil; sömürgecilik döneminde ve sonrasında, Avrupa ve Kuzey Amerika’daki “yerli olmayanlara” ve dini ya da etnik azınlıklara karşı da tekrar tekrar uygulanan, yaygın ve tarihsel bir olgudur.

Sınır politikalarının, göçmen ve mültecilerin sınır dışı edilmesinin bedenleri ve hayatları sürekli olarak yapısal şiddete maruz bıraktığı; gündelik yaşamı istikrarsızlaştırdığı bir dünyada, ortak bir karşı duruş sergilemek feminist ve devrimci bir görevdir. Bugün Afgan göçmenlere yönelik sistematik zulüm, “yurtseverlik” anlayışını sorgulamak, yurt kavramını yeniden tanımlamak ve “ulusal utancı” yol gösterici kılmanın tam zamanıdır. Çünkü “utanç, başlı başına bir devrimdir.”

Temmuz 2025

Kaynak: https://slingerscollective.net/the-secret-committee-of-women-on-the-necessity-of-feminist-resistance-against-anti-afghan-racism/ 

  1.  Çador, İran’da yaygın olarak kullanılan, baştan aşağı vücudu örten ancak önden açık olan tek parça siyah bir örtüdür. Genellikle başörtüsünün üzerine giyilir ve elde tutulur.  İran İslam Cumhuriyeti’nin kamusal kıyafet normlarıyla doğrudan ilişkilidir. ↩︎

TR