Murat Çoküreten’in Mor Dayanışma Temsilciler Meclisi Üyesi Sosyolog Zeynep Eda Berfin Tozlu ile gerçekleştirdiği röportaj Haber Hürriyeti okuyucularının huzurunda…
Bugüne kadar kendimi, “ülkemizdeki kadın sorunlarının farkında olan biri olarak” görüyordum. Mor Dayanışma Temsilciler Meclisi Üyesi Sosyolog Zeynep Eda Berfin Tozlu ile yaptığım söyleşi, bu konudaki bildiklerimin ne kadar yüzeysel ve yetersiz olduğunu fark etmemi sağladı. Anlattıklarıyla durumun vahametini gözler önüne seren Berfin Hanım’a acil olarak kulak vermemiz gerekiyor.
Ülkemizde kadınlar ne tür ayrımcılığa maruz kalıyorlar?
Günümüz dünyasında kadınlar erkek egemenliğinin var olduğu patriyarkal bir sistem içinde yaşıyorlar. Bu bağlamda iş hayatından sosyal yaşantıya kadar çok geniş kapsamda bir ayrımcılık tanımlaması yapabiliriz. Mesela çalıştıkları işlerde, “cam uçurum” kavramıyla açıklanan, zor ve yapılması neredeyse imkansıza yakın işlerin kadınlara yıkılması ve kadının başarısız olmasının sağlanması gibi bir ayrımcılığa maruz kalıyorlar.
EVLİ MİSİNİZ, ÇOCUK DÜŞÜNÜYOR MUSUNUZ?
Biz kadınlar işe alım süreçlerinde erkeklere sorulmayan; “Evli misiniz? Çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?” gibi sorularla karşılaşıyoruz. Evlenmek ve çocuk yapmayı düşünen kadını işverenler çalıştırmak istemiyor.
Sosyal hayatımıza bakarsak tamamı ayrımcılık ve şiddet dolu… Örneğin siz erkekler gece 11’de elinizi kolunuzu sallayarak sokakta korkmadan yürüyebiliyorken, benim böyle bir hakkım yok. Erkeklere özgür ve mübah olan şeylerin hiçbiri kadınlara uygulanmıyor. “Yüksek sesle kahkaha atan kadınlara farklı gözle bakılması gibi örnekleri çoğaltabiliriz.
KADINLAR UCUZ EMEK GÜCÜ OLARAK GÖRÜLÜYOR
Kadınların erkeklerle aynı işi yapmalarına rağmen daha düşük ücret almaları da bir başka ayrımcılık. En gözde sektör olan oyunculuk sektöründe bile, “Kadın oyuncularla erkek oyuncuların aldığı ücret aynı değil.” Herhangi bir şirketin çalışanı olarak baktığınızda da kadın çalışanla, erkek çalışanın aldığı maaş aynı değil. Sistem kendi içinde “maaşlarını birbirine söyleme yasağı getirdiği için” bunu çok kolay bir şekilde yapabiliyor. Size bununla ilgili sözleşme imzalatıyor ki bunlar ortaya çıkmasın. Yani kadınlar ucuz emek gücü olarak görülüyor.
Peki ülkemizde kadın hareketi ne durumda?
Kadınların en çok ailelerinin içinde katledildiğinin bilinmesine rağmen 2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesiyle birlikte karşımıza bir aile güzellemesiyle çıkılıyor. Aslında genel anlamda kadın hareketine yönelik bir saldırı konsepti var. Buna feminist mücadeleyi daha da büyüterek karşılık vermek gerekiyor. Yani bizim herhangi bir kadın düşmanı politikaya karşı susma veya sinme lüksümüz yok. Çok daha güçlü olmak zorundayız.
Berfin Hanım, ülkemizde kadınlar haklarını almak için safları sıklaştırdılar mı? Kadınlar arasında bir dayanışma var mı?
Bugün baktığınızda işçi direnişlerinden belediye önlerindeki direnişlere, ekoloji hareketlerine kadar kadınlar direnişin en ön saflarında yer alıyorlar.
Toplumun her kesimindeki kadınlardan destek alıyor musunuz?
Tabii ki… Mesela bizim telefonumuz günde en az 4-5 kere çalar. Kadınlarla konuşuruz.
Ne için arıyorlar sizi?
Şiddet mağduru olan kadın, arayıp bizimle ne yapabileceğini konuşmak istiyor. Ya da bizimle birlikte bir etkinlik yapmak istiyor? Bu aramaların içeriği çok farklı olabiliyor.
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin son yıllarda artış gösterdiğini gözlemliyoruz. Mor dayanışma olarak bu artışın nedenleri hakkında bir araştırma yaptınız mı?
Tabii ki yaptık. Bu artışın birden fazla sebebi var. Birincisi iktidarın cezasızlık politikaları, bir ikincisi kadın düşmanı politikalarla bunu katmerlenmesi…
Cezasızlık politikası derken, kadına şiddet gösterenler ceza almıyorlar mı?
Yani çok cüz’i cezalarla işin içinden sıyrılıyorlar.
Cezalar hafifletildi mi yani?
Hayır yargı sisteminin işleyişiyle alakalı bir durum söz konusu… Şöyle bir örnek vereyim: Bir arkadaşımız boşandığı erkek tarafından saldırıya uğramıştı. Bu planlanmış bir saldırıydı. Ama saldırgana basit yaralamadan dava açıldı. Yani öldürme kastıyla yapılan saldırıya basit yaralamadan dava açtılar. Biz kadın hareketi olarak her duruşmada adliyenin önünde sesimizi duyurduk. Bir buçuk yıl süren dava sürecinin sonunda, öldürmeye teşebbüsten 15 yıl, ruhsatsız silah taşımaktan 2 yıl olmak üzere toplam 17 yıl indirimsiz, afsız bir ceza almasını sağladık.
Basit yaralama olsaydı ne kadar ceza alacaktı bu cani?
Sanırım birkaç yıl alırdı. Onun da tamamını yatmadan çıkardı. Biz oradaki mücadelemizle davayı basit yaralamadan ağır cezaya aldırdık. Burada kamuoyu oluşturmak çok önemli. Sesi duyurmak, birlikte olmak, mücadele etmek çok önemli.
İşte bu tarz cezasızlık politikalarıyla kadınları sindirmeye çalışıyorlar. Çünkü kadın şikayetçi olmak istemiyor. Olsam ne olur ki diyor. Fail erkekte zaten “birkaç yıl yatar çıkarım” diye düşünüyor. Yani cezasızlık politikasıyla aslında hem şiddeti hem de cinayeti meşrulaştıran, pekiştiren bir yere doğru geldik.
KADIN ÖLENE KADAR UMURSANMIYOR
Bir de denetimsizlik var. Yani herhangi bir şiddete maruz kaldığında bir kadın karakola gidip şikâyette bulunuyor. Ama bu şikâyetin takibi yapılmıyor. Pratikte “kadın ölene kadar umursanmıyor” gibi bir durum var. Bakıldığında yasa böyle değil ama uygulanan pratik bu.
Denetimsizliğe somut bir örnek verebilir misiniz?
Uzaklaştırması olan fail kadının evinin önüne kadar gelebiliyor. Orada kadın için herhangi bir koruma yok.
Bildiğim kadarıyla telefonlara yüklenen KADES diye bir uygulama vardı.
Bununla ilgili İstanbul’da bir örnek hatırlıyorum Kadın bildirimde bulunduktan iki saat sonra emniyet güçleri yanına gelmişti. Yani iki saatte her şey olup bitmişti. Bir de bu tarz saldırılar telefona hemen davranabileceğiniz bir anda olmayabiliyor. Failin bileğine takılan, size yaklaşıp yaklaşmadığını görebileceğiniz cihazlar var. Ama bunlar çok nadir kullanılıyor.
Biraz önce anlattığım arkadaşımızın yaşadığı saldırı bir günde olmadı ki… Yıllardır süregelen takip, tehdit, şikayetler. Ama sonucunda saldırgan erkeklere cesaret veren bir zemin hazırlanıyor. Bir yandan da kadın düşmanı politikaları üretmeye devam ediyorlar. 2024 yılında en az 394 kadın en yakınlarındaki erkekler tarafından katledildi.
KADINLAR HEP YÜKSEKTEN DÜŞÜYOR
394 kadının katledilmesinin yanında bir de “şüpheli kadın ölümleri” var. Maalesef literatürümüze “şüpheli kadın ölümü” diye bir tabir girdi. Nedense bu şüpheli kadın ölümlerinde kadınlar ölürken yanlarında hep bir erkek oluyor. Bu kadınlar hep yüksekten düşüyor. Bunları sorgulamak gerekiyor.
Geçen yıl işlenen 394 kadın cinayetine dahil değil mi bu şüpheli ölümler?
Dahil değil.
Kadın cinayetlerinin artmasında İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasının etkisi olabilir mi?
Biz Mor Dayanışma olarak etkili olduğunu düşünüyoruz. İstanbul Sözleşmesini tabii ki sahipleniyoruz ve onu geri almak için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ama pratiğe baktığımızda uygulanmaması en büyük sıkıntı zaten.
Peki 6284 sayılı yasa kadınları korumakta yeterli oluyor mu?
Sorun aslında yasada değil, uygulanmasında … Yasa uygulansaydı, pek çok kadın hala aramızda olurdu. İstanbul Sözleşmesi’nden neden çekildiler? “6284 sayılı yasa var” diye çekildiler. Evet yasa var ama uygulamıyorlar. Aslında yalnızca bu yasa bile yeterli olacaktı. Yeterli diyorum ama tabii ki boşluklar var. Çok daha genişletilmesi gereken kapsamlar var. Ama en azından önce elimizdekini bir uygulayalım ve oraya dair iyileştirme çalışmaları yapmaya devam edelim.
YASA UYGULANSA DAHA İYİ OLURDUK
Evet belki 6284 sayılı yasa tamamen uygulansa, cezasızlık politikaları bir kenara bırakılsa, kadın düşmanı politikalar üretilmese şu an bulunduğumuz konumdan çok daha iyi bir konumda olacağımız kesindi. Ama o zaman da her şey bitmemiş olacaktı. Biz yine mücadelemizi devam ettirecek, koşullarımızı daha da iyileştirmeye çalışacaktık.
Peki sizce yasalarla sözleşmelerle veya ek emniyet tedbirleriyle kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini önlemek mümkün mü?
Sadece bunlarla mümkün olmaz. Örgütlenmekle mümkün olabilir. Tabii ki dayanışarak, mücadele ederek, sistemle bir derdimiz olduğunu söyleyerek buna yönelik kendimize belli çalışma politikaları çıkartarak, belli bir yol haritası çıkartarak ve bu yol haritasını takip ederek mümkün olabilir ancak. Bu işi sadece yasa yapıcılara bırakarak ve yasanın işlemesini bekleyerek olmaz. Bu dünyanın düzeni böyle değil zaten. Önce bunu kabul etmek lazım. Her egemen kendi gücünü göstermek için kendine yönelik politikalarını üretiyor. Bizim derdimiz de bu zaten… Kapitalizm erkek egemenliğinin bağrından kopup gelmiş bir sistem. Buraları kaşımak gerekiyor.
SİSTEMİ DEĞİŞTİRMEMİZ GEREKİYOR
Sadece, “uygun bir yasa var artık bizim bütün sorunlarımız çözüldü” diyerek bu işin içinden çıkamayız. Bizim bu sistemi değiştirmemiz gerekiyor. Bununla mücadele etmemiz gerekiyor. Çünkü erkek egemenliği aynı zamanda bir zihniyet yapısıdır. Bununla mücadele etmekle olacak bir şey. Bunun yolu da kadın hareketine güç vermekten geçecek…
Kadınları erkek şiddetinden korumak için sığınma evleri açılıyor. Açılan sığınma evleri sizce yeterli mi? Sorunun çözümüne az da olsa bir katkı sağlıyor mu?
Mor Dayanışma Derneği olarak bir sığınma evi kampanyası yaptık. Kampanyamızın temel amacı “nitelikli ve güvenlikli sığınma evleri” açmaktı. Yani siz buraya hiçbir niteliği, hiçbir güvenlik önlemi olmayan bir sığınma evi açarsanız, kadınlar orada hapishanedeymiş gibi yaşarlar. Böyle bir sığınma evinin bizim için hiçbir anlamı yok.
SIĞINMA EVLERİ HAPİSHANE GİBİ
Sığınma evlerinden çıkıp gelen kadınlar bizimle oradaki deneyimlerini paylaşıyorlar. Aslında oraya girmek istemiyorlar. Mecbur kaldıkları için orada bulunduklarını anlatıyorlar. Kimi zaman sığınma evinin adresi ifşa olabiliyor. Yani burada çok büyük güvenlik zafiyeti var. Zaten sığınma evleri dediğimiz yerler kadınların kendine ait özel alanın olabildiği yerler değil. Hapishane gibi yerler.
Yani sığınma evleri kadınlar için can simidi olmuyor mu?
Günümüz gerçekliğinde kadınların şiddete maruz kaldıklarında yaşayabilecekleri alanlara ihtiyaçları var. Ve buraların gerçekten özgür, rahat, huzurlu bir şekilde yaşayabilecekleri alanlar olması gerekiyor. Gerekiyor ama maalesef bunlar sağlanmıyor. Mesela 12 yaşının üzerinde erkek çocuğunuz varsa sığınma evine almıyorlar. Hangi kadın çocuğunu bırakıp: “Tamam ben geleyim burada tek başıma kalayım,” der. Kaldı ki çocuk da şiddetin birebir muhatabıdır. Çocuğu o evde bırakıp kimse bir yere gitmez yani.
Sığınma evleri güvenli değil mi?
Geçtiğimiz yıllarda sığınma evinin kapısının önünde bir kadın katledildi. Sığınma evlerinin adreslerinin çok gizli olması gerekiyor. Ama ne yazık ki gizli değil. Biz bunun deneyini yaptık. Taksiye binip taksiciye: “Sığınma evine gitmek istiyoruz,” dedik. Taksici başka hiçbir soru sormadan biz sığınma evine götürdü. Taksici adresi bildikten sonra herkes oraya ulaşabilir.
DAVUL ZURNA İLE SIĞINMA EVİ AÇIYORLAR
Kolluk güçlerinin dahi bilmemesi gerekiyor sığınma evinin adresini. Sadece bu konuyla ilgili uzmanların bilmesi gerekiyor. Ve oranın bir sığınma evi görüntüsünü vermemesi gerekiyor. O yüzden çalışanların oraya girip çıkarken ki kılık kıyafetinden tutun, kapının önüne görünür bir şekilde güvenlik dikmenin bile çok iyi planlanması gerekiyor.
Türkiye’de davul zurnayla sığınma evi açılışı yapıyorlar. Olacak şey değil. Burası zaten gizli kalması gereken bir yer.
Sığınma evinde kalmanın bir süresi var mı?
Tabii belli süreleri var. Durumun özgünlüğüne göre bu süreler uzatılabiliyor. Ama genelde kalma süresi 6 ay…
Sığınma evlerinin kadınları sığınma evinden sonraki yaşantıya da hazırlaması gerekiyor. Ama böyle bir çalışma yok. En büyük sorun bu. Yani kadın 6 ay boyunca kaldı orada. Ne yapacak peki çıktığında? Ekonomik bağımsızlığı yoksa nasıl bir hayat kuracak kendine? Hem ekonomik hem psikolojik olarak güçlenmesi gerekiyor. Hayatını idame ettiremezse şiddet gördüğü eve geri dönmek zorunda kalıyor. Kadın böylece kendini bir şiddet sarmalının içinde buluyor. Böyle bir döngünün içinde ömrünü tüketiyor.
Sosyo-ekonomik anlamda gelişmiş ülkelerle Türkiye’deki sığınma evlerinin koşullarını kıyaslayabilir miyiz?
Her ülkenin kendine ait farklı politikası var. Nasıl Türkiye’nin şu anda en büyük sorunlarından biri “kadına yönelik erkek şiddeti ve kadın cinayetleri” ise Almanya gibi, İspanya gibi, İsviçre gibi farklı ülkelerde farklı konular sorun olduğu için sığınma evleri de bu sorunlara yönelik hazırlanmış.
PSİKOLOJİK ŞİDDET DE VAR
Türkiye’deki sığınma evleri yönetmeliğinin en büyük sorunu psikolojik şiddeti kabul etmiyor olması. Ama bahsettiğiniz ülkelerdeki uygulamalarda sadece fiziksel şiddeti ele almıyorlar. Şiddeti bir bütün olarak ele alıyorlar. Zaten olması gereken bu. Çünkü şiddet örgüsü genelde psikolojik şiddetle başlar ve fiziksel şiddete doğru giden yolun taşları döşenir. Yani psikolojik şiddet bir işarettir. Şiddeti de öyle bıçak gibi birbirinden ayıramazsınız. Hepsi iç içe geçmiştir. Ama Türkiye’de sığınma evinde kalabilmenin şartı yalnızca fiziksel şiddettir.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ülkemizde ve dünyada kadın emeğinin hak ettiği değeri bulduğunu söyleyebilir misiniz?
Dünya, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden arınmış, sömürüden arınmış bir yer değil. O yüzden Amerika ya da Avrupa‘yı kurtarılmış bölge olarak görmemek gerekiyor. Tabii ki dünya genelinde kadınlar emeğinin karşılığını alamıyorlar. Bir kere “kadınların görünmeyen emeği üzerinden sömürüldüğü gerçeği” var ortada… Evin içinde bütün bakım yükünün kadınlara bırakıldığı, yemeğinden, bulaşığına, çamaşırından, çocuk bakımına, hatta eşinin bakımına kadar her şeyin kadına bırakıldığı bir gerçeklik var. Ev içinde görünmeyen emeğimiz bu şekilde sömürülüyor. Dışarıda ücretli olarak çalıştığımızda da yine sömürülüyoruz.
BEŞ ERKEK KADIN SORUNUNU TARTIŞIYOR
Burada özne konumuyla ilgili de bir vurgu yapmak istiyorum. Yani alanlarda, meydanlarda “8 Mart Dünya Kadınlar Günü”, “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü” gibi alanlarda öznelerin bizler olması gerekiyor. Bizim alanımızı bize bıraksınlar. Bizim adımıza konuşmalarına gerek yok. Televizyonlarda görüyoruz. İşte kürtaj konuşuluyor. Kadın hakları konuşuluyor. Bir bakıyorsunuz oturmuş beş tane erkek, kadınların geleceğiyle, hayatıyla, emeğiyle, bedeniyle ilgili kararlar almaya ve konuşmaya çalışıyor. Bir tek kadın yok. O yüzden öznenin kim olduğunu sık sık hatırlatmak gerekiyor. Çünkü bu da ayrı bir tahakküm ilişkisi… Benim bedenimle ilgili kararı sen alamazsın. Bunu söylemek gerekiyor. Net bir şekilde ortaya koymak gerekiyor.
ŞİDDET EN FAZLA EVLERİN İÇİNDE
Kadınlar en çok şiddeti en yakınlarındaki erkekler tarafından görüyor. İşte baba, erkek kardeş, amca, dayı gibi…Şiddet en fazla buralarda ve evlerin içinde yaşanıyor. Bizim; “özel olan politiktir” söylemimizin temeli de buraya oturuyor zaten. Hayır o evlerin içinde yaşanan şiddet özel değildir. Gayet politik, gayet de hepimizin derdi ve sıkıntısıdır.
Bir de çocuk gelinler sorunu var. Hala devam ediyor mu bu sorun?
Maalesef tüm hızıyla devam ediyor. Nüfus politikalarıyla kadınları evin içinde sürekli çocuk doğuran ucuz iş gücü olarak gören zihniyetin ürünü bu sorun. 18 yaşın altındaki kadınlar evlendiriliyor.
Bu yasal değil aslında….
Halen 16 yaş ve üzeri, aile izni varken evlenebiliyor. Türlü bahanelerle zorunlulukmuş gibi gösterip mahkemeden karar çıkartıyorlar.
Son olarak söyleyeceğiniz bir şey var mı?
Bütün bu kadın düşmanı politikalara karşı, sokaklarda, meydanlarda sözümüzü söylememiz gereken bir gün 8 Mart. Tüm kadınları 8 Mart Cumartesi günü meydanlara çağırıyorum. Çünkü;” kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz” diyoruz.
Mücadelenizde başarılar diliyorum
Çok teşekkür ederim.
Kaynak: Haber Hürriyeti






