Birkaç yıl önce Mor Dayanışma İstanbul Kültür-Sanat Komisyonu olarak yola çıktığımızda aklımızda en net olan şey “birbirimizin deneyimlerini paylaşmak” idi. Yaşadıklarımızı anlatabileceğimiz güvenli bir alan yaratmak, birbirimizi dinlemek ve ortak hatları çizerek sosyalist feminist bir sanat üretmek… Bu yazı da bu amaçla geçtiğimiz aylarda Temsili Sahne’nin katılımıyla gerçekleştirdiğimiz ilk oturum olan “Feminist Bakışla Oyun Yazmak ve Oynamak” söyleşisinden derlenmiştir. İkinci buluşmamız hemen ardından tiyatro-sermaye ilişkisi üzerine gerçekleşti. Yeni döneme yaklaştığımız bugünlerde, bu söyleşileri neden ve nasıl yaptığımızı hatırlamayı önemli buluyoruz.
“Bir hikâye anlatmanın binbir tane yolu var. Bu, bakışla ilgili bir şey.”
Temsili Sahne’den Alis, tiyatrodan bahsederken bu sözcükleri kullanıyor, hemen ardından ekliyor: “Feminist teoride en değerli bulduğum şeylerden biri, kadınların deneyimlerini birbirleriyle paylaşması.”
Sevgili Alis Çalışkan’ın yazdığı her iki oyunu, “Herkes Kocama Benziyor” ve “Aşağıdaki Pencere”yi büyük bir heyecanla izlemiştik. Öyle ki Doğa Selvi’nin tek kişilik performans sergilediği “Aşağıdaki Pencere”den çıktıktan sonra zihnimde kuşlar uçmuş, oyunu öve öve bitirememiştim. Söyleşi davetimizi kabul edip o günden bu zamana bizimle çok içten bir kız kardeşlik bağı kurdukları için Alis, Doğa ve Temsili Sahne ekibine Mor Dayanışma adına çok teşekkür ederiz. Bu söyleşiyle birlikte bizzat tanıdığımız Tiyatro Boyalı Kuş ekibine ve Boyalı Kuş ekibinden deneyimleriyle söyleşiyi bambaşka kılan Gül’e, Moda Sahnesi’nden Öykü’ye katılımları için ayrıca teşekkür ederiz.
Söyleşiye feminist tiyatronun ne olduğunu anlamaya çalışarak başladık. Feminist tiyatronun herhangi bir tiyatro oyunundan farkı ne? Tek ve mutlak bir feminist tiyatro tanımı yok aslında. Alis, sanatsal üretimin bir mesele edinmekle başladığını söylüyor. Kadınlık hâllerini mesele edinmek, bunları irdelemek ve dönüştürmek.
“Herkes Kocama Benziyor”da ve “Aşağıdaki Pencere”de her iki kadının özgün hikâyesinin ne kadar sahici, yalın ve bir o kadar da düşündürücü ve güçlendirici olduğunu konuşuyoruz söyleşide. Tuvalet temizlikçisi Ayten de yazar olmak isteyen Ferda da böylece aynı bakışta buluşabiliyor. Her iki kadının hikayesi de patriyarkal tahakküme karşı koymaktan, kendi alanlarını yaratmaktan geçiyor. Ayten kocasının hikâyesinden sıyrılıyor, Ferda ise yazdığı metinleri eril bakışın sınırlarına sokmamak için mücadele ediyor.
Söyleşimiz farklı ekiplerdeki tiyatro emekçilerinin sözleriyle devam etti. Gül’e göre feminist tiyatroyu farklı kılan şey, bakış açısı. Bir hikâyeyi anlatırken izlenen yöntem; eril dili, tahakkümü, patriyarkayı yeniden üretip üretmediği ve oyunun ne kadar kolektif üretildiği. Feminist tiyatronun kendi dilini denetleyen, kendini eleştiren bir yanı da olmalı. “Feminist oyun” amacıyla çıkan bir metin eril dili yeniden üreten bir yere evrilebilir, güç ilişkileri doğurabilir, yani niyet tek başına yeterli değil, feminist teori ve pratiği oyunla titiz bir biçimde buluşturmak şart:
“Çok ince bir ip, sık dokumak zorundasın.”
Tam burada Gül’ün bizimle paylaştığı bir hikâyeyi kendi sözleriyle aktarmak istiyorum. Bu olay Gazi Mahallesi’nde, Gül’ün oyuncusu olduğu bir tiyatro oyununda geçiyor: “Oyunda tekstil işçisi bir kız var, kızı zorla birisiyle evlendirecekler. Oyun, politik bir oyun. Anne bir türlü [olaya] karışmıyor, kız da sesini duyuramıyor. Aslında kız, o çocukla evlenmek istemiyor ama sorun da bir türlü çözülemiyor. [Bu arada] sahneye çıkan seyirciler de hiçbir şekilde sorunu çözemiyorlar. Anne ise mutfakta devamlı havuç rendeliyor.
Sonra bir kadın geldi; hiç unutmam, bayağı geleneksel diyebileceğimiz bir kadın. Çıktı, annenin elinden rendeyi aldı. Bir baktık, anne konuşmaya başladı. Salona rendesiz bir şekilde geldi ve ‘Hayır!’ dedi, ‘Ben kızımı vermiyorum. İstemiyor.’” Böylece seyirci buz gibi dondu. Günlerdir çözülemeyen mesele bir anda çözüldü.”
Ardından Doğa, feminist tiyatronun üretim sürecine vurgu yapıyor. Özellikle Aşağıdaki Pencere’nin, yönetmeni dışında, tüm ekibin kadın olmasının oyunun yapımını ve akışını etkilediğini söylüyor. Burada çok çarpıcı bir örnek veriyor: “Bu oyunda ışıkçımız kadın ve o kadar az kadın ışıkçı var ki sektörde, bir sürü bahaneyle karşılaşıyor ve kendilerine alan bulamıyor bu kadınlar.”
Feminist tiyatroyu ise kadınların yalnız olmadıklarını hissettikleri, bir araya geldikleri ve ortak sorunlardan yola çıkarak ortak bir mücadele hattı buldukları bir yer olarak betimliyor.
Gül sonunda tartışmayı şöyle özetliyor: “[Feminist tiyatro] rahatsız olmakla başlıyor. Rahatsız olmasak zaten söyleyecek sözümüz de olmaz. Bir şeyler değişiyor, dönüşüyor; bunlar oyuncuların, emekçilerin, hepimizin ve örgütlü sosyalist feminist mücadelenin sayesinde oluyor.” Gül’ün bu sözleri, feminist tiyatronun politik olma sorumluluğunu yeniden düşünmemize vesile oluyor. Sonuçta söyleşimizin ilk bölümünde feminist tiyatro, bizlerce yalnızca bir tiyatro biçimi olarak değil; bir çerçeve, bakış ve yöntem olarak ifade ediliyor.

Emek sömürüsü ve güvencesizlik: Nasıl yapacağız?
Söyleşilerde bazen temel eksen, alınan sözlerden sızan ortak sorunların izinden giderek kendi yolunu bulur. Bu tartışmada da kültür-sanat alanında çalışan, faaliyet yürüten veya ona ilgi duyan kadınlar olarak sık sık vurguladığımız noktalar kültür-sanat alanındaki ekonomik belirsizlikler, güvencesiz çalışma, emek sömürüsü, ücret eşitsizliği, erkek şiddeti gibi temel sorunlardı.
Kültür-sanat alanındaki en büyük zorluklardan biri, sevmediğimiz işleri yaparak hayatta kalmaya çalışmak. Yaratıcı olması gereken bir eylemi baştan baltalayan bir şey bu: “Televizyona senaryo asistanlığı yapıyorum. Bir hikâye geliyor ve benim bakış açımdan inanılmaz ataerkil bir hikâye. Ana akım televizyonun senden istediği şey; her bölümün, her sahnenin bir sonrakine bağlanması, izleyicinin algısını sürekli tetikte tutması. Reytingler zaten bunun üzerine kuruluyor. Bir de bunun üstüne sansür var; kanalın sansürü, devletin sansürü ve senin bütün bunların içinde kendine uyguladığın otosansür var.” Yaratıcı alanın tamamen bir rant ve reklam alanına dönüştüğü, iktidarın aracı olarak kullanıldığı ve geçinmek için de birçok emekçinin buna mecbur bırakıldığı milyonlarca dolarlık bir sektörden bahsediyoruz.
Bu sektörün baş aktörleri ise yerli ve yabancı holdingler oluyor: “‘Paramız yok’ diyorlar ve bize kötü davranıyorlar, çünkü ünlü değiliz. Bir yandan da dışarıya ‘gençlere alan açıyoruz’ demeyi çok seviyorlar.”
Son yıllarda eleştiri yazılarının çok azalması ya da tekdüzeleşmesi de sosyal medya diline adapte olan kültür endüstrisi ve “iş birliği” furyasıyla açıklanıyor:
“Yazı üretmenin artık içerik üretmeye dönüşmesi meselesi var. Tiyatro da öyle. ‘İçerik çıkaralım, Instagram’a bir şey gönderelim.’ Bu noktada da en hızlı yapan ‘kazanıyor’. Kalitenin ve kimin yazdığının önemi kalmıyor. Ben de editörüm ve bazen yazdıklarımdan hiç mutlu olmuyorum. Robot gibi, yapay zekâymışım gibi hissediyorum.”
Eleştirmek ve haksızlığa ses çıkarmak, hem mevcut iktidar tarafından desteklenen patriyarkal kapitalist kurumları hem de sektörün önde gelen aktörlerini karşıya almak demek. Nitekim kültür sanat sektöründeki birçok taciz ve şiddet davasında, birçok hak gaspında, üzeri örtülmeye çalışılan ve cezasız kalan durumlarla karşılaştık.
“Kültür-sanat camiasında bir şeye karşı ses çıkardığında önün kesilebiliyor. Zaten iş bulması, bir yere tutunması zorken bir de seni fişliyorlar. O yüzden doğru düzgün eleştiri yazısı görmüyoruz. O yüzden insanlar ses çıkardığında onları bir daha oyunlarda göremiyoruz.”
Tüm bu sorunların çözümünü yine örgütlenmede buluyoruz ve Mor Dayanışma’dan Yaren hepimiz için örgütlenmeyi çok güzel özetliyor: “Sanat emekçileri olarak bazen çok fazla felsefe ve edebiyata, teoriye odaklanıyoruz. Belki biraz daha pratiği artırmamız gerekiyor. Farklılıklarımızla aynı masaya oturup ortaklıklarımızı bulmamız gerekiyor.”
Örgütlenmek, dayanışmak ve birlikte üretmek: Feminist tiyatro neyi dönüştürür?
“Tiyatro zaten beraber yapılan bir iş.” diyor Alis, örgütlenmekten konuşurken. Özellikle tiyatro topluluğu deneyimleri, sendikal mücadele ve henüz kurulan Dramaturglar Derneği’nden bahsediyor: “Dramaturglar Derneği üzerinden bile bir sürü insan bir araya geldi. Oyun Yazarları ve Dramaturglar Derneği aslında insanların bir araya gelip konuştuğu bir alan oldu. Bir araya gelmek bile, bir şeyler paylaşmak bile insana yalnız olmadığını hissettiriyor. Biz, neyle mücadele ettiğimizi bilmiyoruz. O kadar parçalanmış bir çağın içindeyiz ki zaman da parçalı, mekân da parçalı. Bir bütünselliğe ulaşmak çok zor. O yüzden üretim alanındaki insanları seçebilmek bile benim için en basitinden küçük küçük örgütlerimiz oluyor.”
Gül ise örgütlenmeyi büyük ve ulaşılmaz bir yapı olarak değil, gündelik dayanışma pratikleri olarak tarif ediyor: “Örgütlülük derken sanki bir yerde devrim yapıyormuşuz gibi algılanıyor. Değil aslında. Bulunduğumuz yerde bir araya gelip birlikte bir şey yapabilmeyi tarif ediyoruz.” Bu anlayışın somut karşılığını ise Boyalı Kuş deneyiminde buluyor: “Biz Boyalı Kuş’ta sadece oyun yapmıyorduk. Okuma tiyatrosu, kadın beden atölyeleri, Ezilenlerin Tiyatrosu… Süreçte hep birlikte dönüştüğümüz alanlar yaratıyorduk.”
Burada Gül’ün okuma tiyatrosu vurgusunu değerli buluyorum. Bizim de bir süre yaptığımız okuma tiyatrosu atölyeleri; her mahalleden ve ilçeden kadınları feminist metinlerde, hikâyelerde buluşturan ve kendi hayatlarına dönüp baktıran atölyeler oluyordu. Kadınların oyunculuk pratiğini kullanarak seslerini gerçekten yükseltmelerini sağlıyordu. Özellikle Bernarda Alba’nın Evi, Nora, Medea gibi metinleri okurken kadınlar bakım emeği, eril şiddet, patriyarka, annelik gibi kavramları konuşabiliyorlardı.
Burada söyleşideki kendi sözlerimi de eklemek isterim. “Kendi ideolojik perspektifimden bakınca sizin kuşağınızla bizimki arasında sistemsel anlamda bir fark olduğunu düşünmüyorum. Ama örgütlülük anlamında çok ciddi bir fark var. Kültür sanat alanının örgütlenmesine dair de bir fark var. Ben bir greve gittiğimde çok belli bir problem, çok belli bir çözüm görüyorum; örgütlü bir grup, bir sendika var. Ama kültür-sanat alanı o kadar muğlak ki… Bir burjuva kesimi var, prestij ilişkileri var, fonlar var. ‘Gençlere teşvik’ adı altında boyanmış bir sürü şey var. Dernekler, vakıflar sanki çok iyi şeyler yapıyormuş gibi görünüyor ama alan çok karışık. Politik olmayan, muğlak ifadeler dolaşıyor. Ekonomik açıdan hiçbir şey söylenmiyor. O yüzden kültür-sanat alanında örgütlenmek bana çok zor geliyor.”
Böylece, ortak bir noktada buluşuyoruz: Feminist bir metin etrafında, bir topluluk etrafında, bir örgüt etrafında bir araya gelmek hem bizi hem de toplamın kendisini dönüştürüyor. Küçük olduğunu düşündüğümüz alanlarımızın kendimiz için de başkaları için de dönüştürme gücünü hafife almamak gerekiyor. Kültür-sanat alanındaki örgütlerimizi de net politik hedefler ve çizgilerle kurmak gerekiyor.

Peki nedir bu hedefler?
Bu seriye başlamamızın sebebi de tam da bu soruydu. Gittiğimiz her kültür-sanat söyleşisinden, panelden “Nefes alamıyoruz, bizim bazı tartışmalar yapmamız gerekiyor.” diyerek çıkıyorduk. Her defasında yüzeysel ve muğlak ifadelere sinirleniyorduk ve “Bu alanları değiştirmemiz, örgütlenmemiz lazım.” diyorduk. Sonra da “Neden bunu benzer taleplerde buluştuğumuz insanlarla birlikte yapmıyoruz?” diye düşündük. İşte bu söyleşiyi gerçekleştirmek istememizin nedeni de aynı zeminde buluşabileceğimiz kadınların varlığını bilmemizdi.
Kültür-sanat alanında örgütlenmek, sendikalaşmak, kişilere ve kurumlara yaptırım uygulatmak, tekelleşen kurumlara karşı çıkmak, yapılan ifşaları sürdürmek ve davalaştırmak, davaları takip etmek, duyurmak ve gündem etmek, alınan ücretleri ve emek sömürüsünü açıkça konuşabilmek, mekânları kamusallaştırabilmek, haklarımızı korurken yalnızca savunma pozisyonunda kalmamak yani politika yapmak, sorunları kişiler ve münferit olaylar üstünden değil; sistemler ve ilişkiler üstünden tarif edebilmek… Bunlar hâlâ çok ciddi ve güncel tartışmalar. Biz de bu nedenle söyleşi serimizde farklı deneyimleri ve mücadeleleri bir araya getirmeye devam ediyoruz.
Serinin bir sonraki söyleşisinde, tiyatro ve sermaye ilişkisini Moda Sahnesi’nden Bengi Günay ile ele aldık. Sonraki söyleşileri de sayfalarımızdan duyuracağız.
Önümüzdeki söyleşilerde buluşmak üzere, dayanışmayla…






