“Aşağıdaki Pencere”den Bakarken



“Aşağıdaki Pencere”den Bakarken - asagidaki pencere kapak

Mor Dayanışma İstanbul Kültür Sanat Komisyonu toplantılarımızın birinde Deniz, seramik sanatçısı bir arkadaşının çalışmalarından birinden bahsetmişti. Arkadaşı zengin kişilere ders vermeye giderken kendisinin parası zemin altı bir dairede yaşamaya yetiyordu. Perdelerini hep kapalı tuttuğu bu evinin, gittiği evlerle tezatını bir su testisinde anlatmıştı. Testinin altını bir zindan, üst katları ise perdeleri uçuşan pencerelerle betimlemişti. Bu küçük hikâye beni çok etkiledi ve zihnimde taşıdığım bir an olarak kaldı. Tam o sıralar, zemin altı katlarda, karanlık ve rutubetli evlerin bol olduğu Cihangir’e taşınmıştım. Sokaklarda gezerken zemin altı dairelerin pencerelerinden içeriyi çaktırmadan izliyor, buradaki insanların kendilerini nasıl hissettiklerini düşünüyordum. Kirasını zor yettirebildiğim küçük ve eski evimin en azından aydınlık olduğunu düşünüp kendimi “o insanlardan” ayırıyordum. Bir yandan da yaptığım bu ayrımdan bir hayli utanıyordum. Bu zemin altı evler, önlerinden her geçtiğimde, pencerelerinde “kiralık” amblemi gördüğümde, pervazlarda biriken çöpleri her düşündüğümde beni öfkelendiriyor; İstanbul’da hayatta kalabilmek için bu eski evlerde, fahiş fiyatlara yaşadığımız gerçeği aklımdan çıkmıyordu.

Tüm bunlar beni, belki hissederek ya da hiç bilmeyerek “Aşağıdaki Pencere” oyununa getirdi. Geçen hafta Mor Dayanışma İstanbul Kültür Sanat Komisyonu olarak İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında prömiyer yapan Aşağıdaki Pencere oyununu izledik. Daha önce de komisyon olarak Temsili Sahne’nin “Herkes Kocama Benziyor” oyununu izlemiş, Alis Çalışkan’ın kalemine ve Pınar Güntürkün’ün performansına hayran kalmıştık.

Aşağıdaki Pencere ise çok tanıdık bir his, kendi hikâyemi dinler gibi bir sızı ve oyuncu Gül Doğa Selvi’nin her sözü ve hareketiyle beni kuşatan bir heyecan bıraktı. Uzun zamandır böyle güzel bir metin ve performansla karşılaşmamıştım. 

Aşağıdaki Pencere, bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalışırken, küçüklüğünden beri kurduğu yazarlık hayallerinin peşinden giderek bir oyun karakteri yaratan Ferda’nın; ekonomik, politik ve toplumsal koşullar tarafından kuşatılırken kendi yarattığı karaktere dönüşmesini anlatıyor. Ferda zemin altı evinin neredeyse boş odasında sokaktan geçenlerin adımlarını izlerken kendisinin de yaşamın altına, sesinin duyulmayacağı bir yere itildiğini hissediyor. Üstelik evinin elektrikleri de kesilmek üzere. 

Oyun bize, yaratımın tekdüzeleştiği ve sürekli sansürlendiği günümüz Türkiye’sinde iktidarın sanat için çizdiği sınırları yeniden hatırlatıyor. Ferda’nın karakteri Feza; kendi ayaklarının üzerinde durmak isteyen, haksızlıklara karşı sesini çıkaran, hayallerinin peşinden giden, feminist bir karakter olarak çizilirken; onu tiyatroda ya da bir kitapta canlandırmak isteyen Ferda, mevcut iktidarın “makbul kadın profili” ve eril bakışlar altında sansürleniyor. İşte burada Ferda, kendi sözcükleri ile hayatta kalmak için para kazanmak arasında çıkışını bulmaya çalışıyor, ancak çıkış ona evde beklediği ışık kadar uzak görünüyor.

“Aşağıdaki Pencere”den Bakarken - asagidaki pencere 33731

Çocukluktan beri yazar olmak isteyen biri olarak oyunu izlerken kalp çarpıntıları arasında buldum kendimi. Çocukken yazar olmayı hayal etmek ve ona varmak kolaydı, onlarca fikrim ve sayısız yolum vardı. Düzenli yazmaya başladığım lise dönemlerinde neredeyse her gün başka bir hikâye yazardım, kendime ve hayata dair umudum çok yüksekti; okulum ve yazmak dışında düşünmem gereken hiçbir şey yoktu. Ne zaman yazmak istemediğim şeyler yazmaya başladım, işte o zaman kelimeler durdu. Mezun olmuştum, editör olarak çalışıyordum, hayalini kurduğum yerlerde, uzaktan çok beğenerek izlediğim insanlarla çalışmıştım. Ancak kendim için hiçbir şey yazmamıştım. Günler çalışarak ve yorularak geçerken kendi yazı dilimi, kelimelerimi kaybettim ve kendimi Ferda gibi, bir odada sıkışmış ve yalnız hissetmeye başladım.

Pahalılığı her gün artan bir şehirde, geleceğime dair her gün artan bir umutsuzluk içinde hayatta kalmaya çalışıyordum. Çok sevdiğim bir işe başlamamla örgütlenmem bu aralarda, birbirlerine yakın zamanlarda oldu. Her ikisi de özgürlük alanlarını bulmanın ve birlikte yaratmanın önemini gösterdi bana, şanslıydım.

Ferda’nın yaşadıkları, yaratıcı alanda çalışan ve kendi yolunu bulmaya çabalayan her genç kadının yaşadığı aslında. Bazılarımız daha şanslı, bazılarımız vazgeçiyor ama hepimiz yıkılmış hayallerimizle ve hayallerimizi yıkan sisteme öfke içinde yaşıyoruz. Deniz’in arkadaşı; seramik su testisini yaparken onu alt kata sıkıştıran bu sisteme, susturmaya çalışan iktidara öfkesini betimliyor. Tiyatro sahnesinde, atölyede ve ofiste hep bir ağızdan “böyle yaşamak zorunda değiliz” diyoruz sanki. Anneliğe, sevgililiğe, yan rollere yakıştırılan “makbul kadını” kabul etmek istemiyoruz. Bu yolda, Ferda’nın karakteri Feza gibi yalnızca sayfalara hapsolmak, kelimelerimizi içimizde tutmak da istemiyoruz. “Feza” ismi gibi engin ve sonsuz olmak, hepimizin yüreğindeki arzu. 

Ferda’nın buzdolabında yemek kalmayışına, elektriklerin kesilecek, sokakta kimsenin onu duymayacak olmasına karşın yazmaya ve karakterine tutunmasını, kendiyle kimi zaman dalga geçmesini nefesim kesilerek izledim. Sonra komisyonu kurduğumuz ilk günleri, sanatçı olan ve kültür-sanat alanında çalışan kadınlar olarak birbirimize güvenli alanlar açmak; iş yerlerimizde mobbing, taciz, sömürüye karşı durmak; sosyalist feminist bir sanat üretmek için bir araya gelişimizi hatırladım. Ferda’nın acı çekişini her hissettiğimde “şu kapıdan çık kız kardeşim” demek istedim. 

Aşağıdaki Pencere; baskı, sömürü ve sansürün her yerde olduğu günümüz Türkiye’sinde çözümü bireysel değişimlerde aramadığı, sanatçıyı ve yaratımı bir burjuva uğraşına hapsetmediği ve kadınların başrolde olduğu hikâyelerin, iktidar araçlarının patriyarkal bakışı altında nasıl kırpıp yozlaştırıldığını açıkça gösterdiği için çok bizden ve çok değerli. Güncel olaylara ve tartışmalara göz kırptığı için de oyunu hep dinamik tutuyor ve seyirciyi sahneye kilitliyor. Tüm ekibe bu hikâyeyi yarattıkları için çok teşekkür ediyor, uzun ve dayanışma dolu sezonlar diliyorum.


EN