Feminist Psikoterapiye Giriş
Bu yazı Psikososyal Komisyonumuzun İstanbul’da yaptığı “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” serisinin beşincisi olan “Feminist Psikoterapiye Giriş” oturumunun değerlendirme yazısı olarak kaleme alınmıştır ve serimizin son yazısıdır.
Serimizin son oturumunu feminist psikoterapinin kız kardeşlik ve dayanışma ilkeleriyle beraber, birlikte düşünme ve paylaşma alanı olarak açmayı hedefledik. Oturumu bir “mesleki eğitim” formatından ziyade, feminist psikoterapinin ne söylediğini ve örgütlü mücadele alanıyla nasıl birleştirebileceğimizi konuştuk. Bu birleşim bizim için oldukça önemli çünkü kadınların sadece terapi odasında kendi hayatlarının öznesi olmasını istemiyoruz aynı zamanda mücadele alanında söz üreten, karar alan, dönüştüren ve değiştiren bir özne olmasını istiyoruz. Oturumun çıktısı ise “iyileşme sadece kadının kendi değişimi yani bireysel farkındalıkla sınırlı değil, içinde yaşadığımız sisteme karşı kolektif bir güç alanı yaratabilmektir.” oldu.
Feminist Psikoterapi Bize Ne Söylüyor?
Önceki yazılarımızda da tartıştığımız gibi (Ruh Sağlığı Neden Politiktir ve Cadı Avlarından Histeriye) kadınlar olarak tarih boyunca kadınlık rollerine uymadığımız için “histerik”, “bipolar”, “depresyon” ve “borderline” gibi patolojik tanılar içine sıkıştırıldık. Oysa ruhsal zorlanmalarımız patriyarkal kapitalist sistem içindeki emek sömürüsü ve şiddet sarmalından kaynaklanıyordu. Bu yapısal baskılar sonucunda toplumda en çok tanı alan kesim de yine biz kadınlar olduk.
Feminist psikoterapi, sorunları bireysel zayıflıklar üzerinden açıklamak yerine patriyarkayı tanımlayarak güç ilişkilerini görünür kılıyor. Örneğin; bir kadının ısrarla şiddet döngüsünden çıkamamasını, içinde bulunduğu toksik ilişkiyi bitirememesini zayıflık ya da kişisel yetersizlik olarak değil, toplumsal güç ilişkileri bağlamında değerlendiriyor. Patolojiye odaklanmak yerine kadının özneleşmesine ve güçlenmesine odaklanıyor.
1. Patriyarkayı Tanımlıyor
1960’larda ikinci dalga feminist hareketin ortaya çıkışı ile beraber “kişisel olan politiktir” anlayışı kadınların bilinç yükseltme gruplarında kişisel deneyimlerini birlikte konuşup politikleştirmesiyle gelişir ve bu yaklaşım psikoloji literatürünü de etkiler. Ana akım psikoloji, kendini tarafsız ve etik bir yerde konumlandırırken kadınların daha fazla ruhsal sorun yaşadığını fark eder fakat bunu patriyarka ve yapısal eşitsizlikler ile ilişkilendirmez, daha çok bireysel sebepler ile açıklar. Feminist psikoterapi de tam bu noktada ana akım psikolojiye bir eleştiri olarak ortaya çıkar. Feminist terapinin temel ilkesi ise kadınların birbirinden farklı ama eşit olduğudur. Bu eşitlik, farklılıkları yok saymadan patriyarkanın ağırlığı altında ezilen kadın olma eşitliğidir. Bu zeminden hareketle ekonomik, sınıfsal vb. gibi güç eşitsizliklerini görünür kılar ve ruhsal deneyimleri bu yapısal bağlam içinde ele alır.
2. Kadının Güçlenmesine Odaklanıyor
Feminist psikoterapi, tüm kadınlar özgürleşmeden hiçbirimizin özgürleşemeyeceği anlayışına dayanır. Bu nedenle hem bireysel hem de toplumsal güçlenmeyi merkezine alır. Güçlenmeyi yalnızca kişisel bir süreç olarak değil, kadınların birbirleriyle dayanışma içinde kurduğu kolektif bir süreç olarak görür. Kadının bireysel güçlenmesi, patriyarka varlığını sürdürdükçe tek başına yeterli değildir çünkü kadın kamusal alana çıktığında aynı eşitsizliklerle yeniden karşılaşır. Bu nedenle feminist yaklaşım, toplumsal dayanışmayı merkeze alır. Feminist terapist ya da uygulayıcısı da bu anlayışı yalnızca mesleki alanda değil, kendi yaşamında ve mücadelesinde sürdürmelidir. Örneğin “Bağımsızlık Korkusu” atölyeleri, kadınların deneyimlerini birlikte konuşarak güçlenmesini amaçlar. İnsan, toplumsal bir varlıktır. Kendi kırılganlığını ve sınırlarını en çok başka birinin aynasında görebilir. Bir kadının dayanışmasıyla zayıf görünen yerler güç alanına dönüşebilir. Güç kurmak birbirimizle bağ kurmak demektir. Çünkü aynı patriyarkal kapitalist sistem hepimizi benzer biçimlerde zayıflatır.
3. Patoloji Odaklı Değil
Feminist psikoterapi, insan davranışlarını yalnızca bireysel bir bozukluğun sonucu olarak görmez. Örneğin, bu kadar yoğun baskı altında zaman zaman öfke patlaması yaşamak insanîdir, der. Öfkenin dönüştürücü ve iyileştirici bir yönü olabileceğini kabul eder. Korku ve kaygı gibi durumları hemen patolojik bir tanının merkezine yerleştirmek yerine, arka plandaki koşullara bakar ve yaşananların sistem ile bağını kurar.
Özetle feminist psikoterapi, kadının patriyarkal baskılar içinde sıkıştığı yerleri görünür kılarak çıkış yolları bulmasına, güçlü yanlarını keşfetmesine ve dayanışma içinde güçlenmesine alan açar. Türkiye’de antidepresan kullanımının son yıllarda yaklaşık iki kat artmış olması ve bu artışta kadınların oranının daha yüksek olması1 çoğu zaman “zayıflık” olarak yorumlanır. Oysa mesele kadınların zayıf olması değil; ekonomik güvencesizlik, bakım yükü, şiddet ve eşitsizlik gibi koşullar nedeniyle zayıflatılmalarıdır. Antidepresan kullanımı da çoğu zaman bu yapısal baskılarla baş etmeye çalışmanın bir sonucudur.
Feminist Psikoterapi ve Örgütlü Mücadele
İyileşme yalnızca terapi odasında değil, hayatın içinde mücadele verdiğimiz her alanda da gerçekleşir. Feminist psikoterapi ile örgütlü mücadele birbirinden farklı alanlar olmalarına rağmen birbirlerini beslerler. Aralarında diyalektik bir ilişki vardır. Terapi odasında açığa çıkan farkındalık ve güçlenme mücadelde alanına taşınır. Mücadele alanında kazanılan her kazanım, kolektif deneyim ve dayanışma da kişinin ruhsallığını etkiler. Biri olmadan diğeri eksik kalır. Her iki alanda da amaç kadının güçlenmesi ve kendi değişim sürecinin öznesi olmasıdır. Bu nedenle iyileşme ile toplumsal dönüşüm birbirinden ayrı değil, aynı özgürleşme sürecinin tamamlayıcı iki parçasıdır.
Mücadele alanında ise şu yanılgıya düşmemek gerekir: Örgütlenme, terapi değildir. Birbirimizi suçlamadan, eleştirmeden, yapamadıklarımızın arkasındaki koşulları anlayarak ve destekleyerek dayanışırız ama birbirimizin terapisti olmayız. Örgütlü mücadelede güçlenme bazen yanındaki kadını bir eyleme, bir atölyeye çağırmakla olur. Terapist de güçlenmeyi destekler ama bunu daha bireysel ve derinlikli bir çerçevede ele alır. Feminist mücadelede kadınlar rakip değil, kız kardeştir; birbirinden güç almayı ve birlikte güçlenmeyi öğrenir.
Mücadele alanında feminist terapiyle birbirimize karşı iki tür sorumluluğumuz vardır: İlki mesleki sorumluluktur; alanda çalışan uzmanlar (psikolog, psikiyatrist, sosyal hizmet uzmanı vb.) kadının özneleşmesini destekler, kendini hiyerarşik bir konuma yerleştirmez ve kadın mücadelesini teori ve kuramsal bilgiyle besler. İkincisi ise kolektif sorumluluktur. Bu bilgiyi mücadele içinde yeniden üretmek, hukuk, edebiyat, kültür-sanat gibi farklı alanlarla çoğaltmak ve böylece birbirimizi güçlendirmektir.
- Şalcıoğlu, Ebru. “Türkiye’nin ruh sağlığı karnesi açıklandı: Son 10 yılda antidepresan kullanımı iki katına çıktı.” Anlatılanın Notesi, 10 Ekim 2025. ↩︎






