Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler - 2 - Cadi Avlarindan Histeriye

Cadı Avlarından Histeriye

Bu yazı Psikososyal Komisyonumuzun İstanbul’da yaptığı “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” oturumlarının ikincisi olan “Cadı Avlarından Histeriye” konulu etkinliğinin değerlendirme yazısı olarak kaleme alınmıştır ve her oturumun konu başlığı özelinde yazı dizisi olarak devam edecektir. Serimizin ikinci oturumunda cadı avlarını, histeriyi ve güncel psikolojinin kadına bakışını konuştuk. 

Bu yazı dizisindeki amacımız psikolojinin kendisini eleştirmek değil, ana akım psikolojiyi eleştirip dönüştürmek, sosyalist feminist bir psikolojiyi inşa etme yolunda ortaya bir taş koyabilmek. İyi okumalar dileriz.

Depresyon Değil, Patriyarkal Kapitalizm: Zengine Terapi, Fakire İlaç!

Günümüz psikolojisinde kanıta dayalı terapi reklamı yapılıyor. Kanıta dayalı psikoloji, ölçülebilen ‘pozitif bilim’ adı altında bizi tanılara indirgeyen, insanları istatistiksel bir özne olarak gören bir sistem. Yani kanıta dayalı psikoloji  bize şunu diyor “Kişi depresyon yaşıyorsa bunun sebebi beynindeki bazı hormonal bozukluklardır ve bunun çözümü kişinin 0.25 mg Xanax kullanmasıdır.” (Tabii ki işe yaramadıkça dozajı da artacak ve hatta bilmediğimiz bir sürü yeni depresyon ilaçları kullanılacaktır.)

Peki yaşadığımız toplumsal olaylar bunun neresinde? 

Yaşadığımız olayların bizim üzerimizdeki etkisini sadece beynimizdeki bir dengesizlik ile okursak yapısal eşitsizlikleri, toplumun içinde bulunduğu şartları, sistemin kendisini göremeyiz ki içinde bulunduğumuz sistemin istediği şey tam da bu! Günümüz psikolojisinin buradaki rolü de bu sistemi görünmez kılıp yeniden üretmek. Kişinin sorunlarını bireye indirip, DSM-51 kitabından bir tanı bulup ilaç şirketlerinin sermayeye ürettiği sonsuz ilaç grubundan bir ilaç yazmak… Yani görüyoruz ki DSM-5 kitabı ekonomik ve politik bir aygıt. Bunun örneğini terapi alma-terapi verme sancısı ile de görüyoruz. Eğer terapi alabilecek bir sınıftansak parasını verip terapi alabiliyoruz ama eğer bu sınıftan değilsek herhangi bir devlet hastanesinde doktorun günde 60 kişi gördüğü danışanlarından biri oluyor, DSM-5 kitabından bir tanı ve ilaç alıp dönüyoruz. (Terapistlerin yaşadığı zorlu süreçlere konudan kopmamak adına burada değinmeyeceğiz.) Özetle, terapi sınıfsal bir lükse dönüşmüşken “zengine terapi, fakire ilaç!”

Peki kadınlar bunun neresinde? / Cadı Avlarının Tarihselliği / DSM-5

Burada cadı avlarının öncesi dönemden bir örnekle başlayıp ardından cadı avlarına ve günümüze geleceğiz.

Jeanne d’Arc, “cadı avları” döneminden de önce karşımıza çıkan, cadı avlarının ilk örneklerinden bir kadın. 100 Yıl Savaşları döneminde Tanrı’nın sesini duyduğunu söyleyen Jeanne d’Arc, erkeklerle birlikte savaşa gitmek istiyor. O dönem için bir kadının savaşa katılması, orduyu yönetmesi, erkek kıyafetleri giymesi düşünülemez bir şey ama kralı da ikna ederek bu savaşa katılıyor ve ulusal bir kahramana dönüşüyor. Ne var ki savaş çözülmeye başladığı noktada azize olarak anılan Jeanne d’Arc, cadı olarak anılmaya başlıyor ve öldürülüyor. Jeanne d’Arc’ın yakılarak öldürülmesinin sebebi, yalnızca Tanrı’nın sesini duyması değil, ayrıca erkek kıyafetleri giyiyor olması da. Yani erkekliğe kafa tutup makul kadın olmaması! Onu kahraman yapan ile cadı yapan şey aynı; erkek kıyafetleri giymesi, savaşa katılması, ordular yönetmesi. Bugün Jeanne d’Arc’ın sesler duymasının histeri, epilepsi üzerinden açıklandığını görüyoruz.

Peki kimlerdi bu cadılar?

Jeanne d’arc yakılan tek cadı değil. Makul kadın imgesine uymayan, kilisenin ve devletin otoritesi dışında bilgi üretebilen, doğadan şifa bulan ve dağıtan, kendi bedeni üzerinde söz sahibi olan, patriyarkal düzene uymayan kadınlar yani ‘şeytanla iş birliği yapan kadınlar.

Örneğin, 1486’da kilise bir kitap yayınlıyor, ‘Cadıların Çekici’ (Malleus Maleficarum). Tanı kitaplarının ilk örneklerinden bir tanesi. Kitap bize cadı kimdir, davranışları nedir, nasıl cezalandırılır, hepsini anlatıyor. Kitabın çıktığı dönemde koyduğu tanılarla beraber 100 bin dava görülüyor, 60 bin kadın diri diri yakılıyor. Cadılıkla suçlanan kadınların çoğu yalnız yaşayan, yoksul, yaşlı kadınlar. Bir yandan cadıların geceleri süpürgesine binip çocuk avladığı, büyü yaptığı (şifacılık) düşünülüyor. Ayrıca kilise, doğum sancısının Havva’nın ilk günahının bir cezası olduğunu savunuyordu. Ebelerin, bitkisel bilgilerle veya uygulamalarla bu sancıyı azaltmaya çalışması, kilise doktrinine karşı gelmek ve dolayısıyla sapkınlık olarak nitelendirilen bir başka şeydi ve bu da yakılarak öldürülme sebebiydi. Yani, dönemin kadınları “kutsal” aileye hizmet etmiyor! Hatta dönemin şartlarında kadın nüfus yoğunluğu erkeklerden daha çok olduğu için yaşlı kadınlar öldürülüyor. Bir yandan da kadınlar üzerinden nüfus politikası işletilmiş oluyor.

Günümüze gelecek olursak kadınlara yönelik bu politikaların bir örneğini de DSM-5’teki ‘Premenstrüel Disforik Bozukluk’ tanısında görüyoruz. Bu tanıda, kadınların regl döneminde yaşadıkları duygusal dalgalanmalar hem patolojikleştiriliyor hem de biyolojiye indirgenerek toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklı sorunları görünmez kılıyor. Yani, her ay kanıyor(!) olmamız (regl dönemi) psikolojik bir bozukluk olarak tanımlanıyor!

Cadıların Çekici ve DSM-5 kitaplarını baz alacak olursak hepimiz cadıyız.

***

Cadı avları yalnızca dinsel bir paranoya değil, aynı zamanda toplumsal bir yeniden yapılanmanın aracıdır. Feodalizmin çözülüp kapitalizmin doğduğu döneme denk gelir. Kapitalist üretim biçimi, emeğin yeniden üretimini zorunlu kılar. Erkek üretime giderken kadın evde düzeni sağlamalı, çocuk doğurmalı ve yeni iş gücünü üretmelidir. Bu kadınlar, zamanla hem evde ücretsiz işçi hem fabrikada ücretli emekçi hem de doğum makinesi olacaktır. 

Cadı avları ile beraber ‘bilgi’ (ebelik, bitkilerden ilaç yapma, doğayı dönüştürebilme vs.) kadınların elinden zorla alınır ve erkeklerin eline geçer. Biz bu bilgileri erkek bakış açısından, sanki her şeyi onlar keşfetmiş gibi yeniden görürüz. Cadı avlarının son bulması, iktidarın biçim değiştirmesiyle ilgilidir. 17. ve 18. yüzyıllarda biyoiktidar doğar, modern tıp gelişir. Artık yakmak “verimsiz”dir çünkü ölen kadının emeğinden faydalanılamaz. Kadın bedeni sanayide ve bilimde kullanılabilecek bir kaynağa dönüşür. Bu noktadan sonra cadılar, “histerik”lere dönüşür. Kazıklardan klinik yataklara geçiş başlar. Gelin burada ‘histerik’ kelimesinin kökünü inceleyelim;

Histeri, Yunanca “hystera” yani rahim demektir. Kadının rahme sahip olması, bir yanıyla üretken bir yanıyla da ahlaki zayıflık ve hasta eden bir şey olarak tanımlanır. Rahim, patolojik bir tanı halini alır. Histeri oldukça tartışmalı bir alandır. Nöbetler, titreme, nefes darlığı, konuşma ve işitme bozuklukları vb. krizler bu tanı kümesi altında toplanır. Uzun bir dönem bu kadınların rol yaptığı söylenir. Daha sonrasında kadınların rol yapmadığı, bu belirtilerin gerçek olduğu tıbbi açıdan öne sürüldüyse de bu bulgular kadınları özgürleştirmek için kullanılmadı. Tarih boyunca patriyarka ile kapitalizmin yer yer çelişkili olabildiği durumlara örnek olabilecek bir biçimde bu bilgiler, tıbbın kiliseye karşı yürüttüğü bilgi savaşında kadını araçsallaştırmak için kullanıldı. 

Cadı avlarında kadınların yakılmasını izleyenler, histerik kadınları izlemeye başlar. Bu gösteriler üzerinden akademik bilgi üretilir. Kadının bedeni, bilgi üretiminin nesnesi haline gelir. Bilgiyi de patriyarkal kapitalizm yazar!

Peki Biz Yakılamayan Cadılar Ne Yapıyoruz/Yapacağız?

Öncelikle cadılık dediğimiz şeyi, mücadeleyi ve mücadelenin mirasını sahiplenmemiz; sokaklarda, kampüslerde, iş yerlerinde; yaşamın olduğu her alanda yan yana gelip dayanışmayı, mücadeleyi büyütmemiz; bilgiyi üretmemiz, hedeflememiz gerekir. Eylemler, kampanyalar, sokaklar, mahalle buluşmaları bunların bir ayağı ise kazanımlarımızı önümüze koyup yeni kazanımları hedeflemek, kendi tarihimizden güç almak, bu gücü ve tarihi paylaşmak bunun bir diğer ayağı. 

Sistem bilgiyi, politikayı nasıl bir kontrol aracı olarak kullanıyorsa bizim de bunların karşısında bize dayatılan bilgiye/bilgilere eleştirel gözlerle bakmamız, kadınlar olarak kendi tarihimizi yazmamız, bilgi ve politika üretmemiz şart. 

DSM-5’in tanılarında çözüm ilaçlarsa bize dayatılan bu sistemin karşısında çözüm, kendi mücadele tarihimizi önümüze koyup kendi mücadele tarihimizi örgütlemek ve örgütlenmek.

  1. “Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, Beşinci Baskı” (DSM-5), Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından yayımlanan ve ruh sağlığı profesyonellerinin ruhsal bozuklukları tanılamasında kullanılan standart tanı rehberidir. ↩︎

EN