Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler – 3



Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler - 3 - ofkeni orgutle

Bu yazı Psikososyal Komisyonumuzun İstanbul’da yaptığı “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” oturumlarının üçüncüsü olan “Bağımsızlık Korkusu” konulu etkinliğinin değerlendirme yazısı olarak kaleme alınmıştır ve her oturumun konu başlığı özelinde yazı dizisi olarak devam edecektir. Bu yazı diğer yazılardan farklı olarak deneyim aktarımı olarak ilerleyecektir. Keyifli okumalar.

Bağımsızlık Korkusu

Her ‘Bağımsızlık Korkusu’ atölyesine katıldığımda/katıldığımızda bir önceki atölyeden farklı şeyler deneyimliyoruz. En azından atölyeye birkaç kez katılan arkadaşlarla ortak fikrimiz bu. Bu sefer atölyeye ‘sevmediğimiz ve sevdiğimiz’ özellikleri düşünerek başladık. Bu beni çok heyecanlandıran bir şeydi, çevremdeki kadınların yüzüne bakıp “Şu an kendini nasıl görüyor acaba?” diye düşünüp durdum. Sevdiğimiz ve sevmediğimiz özelliklerimize verdiğimiz cevaplar bir o kadar farklı ve bir o kadar da benzerdi! Kalabalık önünde konuşamamak, dikkat dağınıklığı, adil olmak, kendin olmak veya kendin olmana rağmen yaşayabilmek, empati, endişeli olmak, dağınık olmak ya da çok düzenli olmak, sabırlı olmak… 

Kendi cevabım da bunlardan farklı değildi, sevmediğim özelliğim, öfkeli ve inatçı olmak; sevdiğim özelliğim, öfkeli ve inatçı olmak. Bunların hepsi o kadar doğal, o kadar insaniydi ki bu duyguların kadın olmakla bağını ister istemez düşünüyor insan.

Kendi deneyimim ile yola çıkacak olursam benden sürekli beklenen uslu, çalışkan bir kız çocuğu olmamdı. Tam da beklenildiği gibi bir kız çocuğu oldum; akıllı, büyüklerinin dediğini ikiletmeyen, sürekli sınıf birincisi olan, çevresini toparlayan, diğer çocuklara örnek gösterilen bir çocuk. Şimdi çocukluğu o kadar masum da düşünmeyelim, çocuklar masumdur demiyorum, onlara böyle bir sorumluluk atfetmeye gerek yok. Toplumun istediği gibi bir çocuk olmakla beraber ben de zorbalığa uğruyordum, ben de zorbalık ediyordum. İlkokulda 10 oğlan çocuğunu aynı anda dövmeye çalıştığımı bilirim. Oysa ben uslu bir çocuğum, niye oğlan çocuklarını dövmeye çalışayım ki? Benden bekleneni layığıyla yerine getiriyordum ama bir yandan içimde saldırmaya hazır bir kaplan da yatıyordu. O kaplan kendiliğinden mi doğdu? Sanmam. Hepimiz büyüdüğümüz yer ile şekilleniyoruz. Çocuk olmak, mahallede ya da ülkede olanları bilmemek değildir; tam aksine hepsini sünger gibi içine çekip biraz da anlamlandırmakta zorlanmaktır. Kız çocuğu olmak da cabası! Oğlan çocuklarına ‘göster oğlum pipini’ derken, sen geleceğin makbul kadını olma eğitimlerinden geçiyorsun. Oğlan çocukları sümüğünü silse tebrik edilirken, sen temizlik yapmayı öğreniyorsun. Buna dair bir çok örnek verilebilir. Bu örnekler sonucu sürekli kendini kanıtlama ihtiyacı, anksiyete bozuklukları, adalet arayışı, öfke problemleri vb. doğuyor. Tabii ki bunların sorumlusu küçük oğlan çocukları değil. Patriyarkanın, toplumsal cinsiyet rollerinin ta kendisi. E sorunu tanımladık her şey bitti mi? Hayır, bitmedi. İşte asıl buradan başlıyoruz. 

Sürekli bir bağımsızlık, bir özgürlük tartışıyoruz. Her an bir TEDx konuşması dinleyecek kıvamdayız bağımsızlığa dair. Peki, bağımsızlık korkusu dediğimiz kimin bağımsızlık korkusu? Daha geleneksel roller ile yaşayan annelerimizin, halalarımızın mı yoksa ‘daha bilinçli, daha çağdaş, daha modern olan’ kadınların mı? Elbette ikisi birbirinden azade değil ama biz odağımızı biraz daha ‘Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusuna’ çekelim. (Burada atölye içerisinde referans aldığımız bir kitap olarak ‘Sindirella Kompleksi’ni okumanızı tavsiye ederim.) 

Atölye içerisinde yürütücü olan arkadaşımızın bir cümlesi kafamda büyük yer edindi: ‘Potansiyeli çalınmış binlerce kadın!‘ Bu kadınlar hepimizdik ama benim gözümde en çok annemdi, yengemdi, teyzemdi ve mahallelerde tanıştığım, gördüğüm her kadındı. Kendi kuşağım nezdinde, biz bağımsızlığını geleneksel rollere göre bir nebze ilan edebilmiş kadınlardık. Burada geleneksel rolleri belirtmemin bir sebebi var, hepimizin bir hayatı var ve bu hayatı nasıl yaşayacağımıza dair de bir kavgamız var. Sistemin sunduğu geleneksel rolleri kabul edip; evlenip, çocuk bakıp, akşam ne yemek yapacağımızı düşünüp ortalama 80 yıl böyle mi yaşayacağız yoksa kendi hayatımızı var edebilecek miyiz? Burada tek başıma kendi özgürlüğümü var etmekten bahsetmiyorum, ben özgür olmuşum diğer kadınlar özgür değil ne yazar benim özgürlüğüm!

Eğer her gece eve giderken peşimizden biri geliyor mu endişesini taşıyorsak, ne dert bireyseldir ne de özgürlük. 

Ki burada özgürlük kavramını tartışmak da önemli. Benim için bastırdığım öfkeyi, 25 Kasım’larda, 8 Mart’larda bağırarak slogan atabilmek büyük bir özgürlük. Kız kardeşim için gece geç saatte eve gelebilmek, annem için cafeye çıkıp kahve içebilmek… Bizi peşinden koşturan şey neyin ve kimin özgürlüğü? Kendi evini, arabanı al, kendi işini yap, hem çocuk hem kariyer yap bu mudur özgürlük? Biz kendimize bir hayat kurmaya çalışırken sistem de bize yeni hayatlar kuruyor. Annelerimiz için bu hayat geleneksel rollerdi, şimdi o geleneksel roller “tradwife” akımı oldu. Hangisini reddedersen onun rengi değiştirilip önüne sunuluyor. Sorunları saysak bitmez. Her geçen gün derinleşen yoksulluk, cinayetler, şiddet haberleri… Peki bunların karşısında ne yapacaksın/ne yapacağız? Bizden bekleneni yerine getirmenin sorgusuz vicdan rahatlığı ile mi yaşayacağız yoksa gerçekten başta kendimiz için, ardından tüm kadınlar için elimizi taşın altına koyacak mıyız? Bazen en basitidir sosyal medyada kadınların sömürülmesini konuşup ardından eve ‘temizlikçi abla’ çağırmak. Sistemin kendisi çelişkilerle dolu iken insanların hayatları nasıl çelişkilerle dolu olmasın? Ama bu çelişkilerle beraber elimizi taşın altına koyup sonra da o taşı kaldırmak istiyorsak öncelikle yapacağımız şey kendi bilincimizle yüzleşmek ve konfor alanlarından çıkmaktır. Sen bu mücadelenin neresindesin ya da neresinde olmak istiyorsun? Sokakta feminist olduğun kadar kendi zihninde de bu ilkeleri yaşıyor musun? Sorular farklılaşabilir. Gündelik yaşantıda boğuştuğumuz her şey bizi daha da dibe çekebilir. Ama bu dibin sonu yok. Bizi bu dipten çıkartacak olan bizden başkası da değil. Kurtarılmayı beklemek yerine kendi hayatlarımızın sorumluluğunu almamız gerekir.
Çünkü; Biz kurtarılmayı bekleyen özneler değiliz, biz öznenin ta kendisiyiz!


EN