Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler – 4



Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler - 4 - kutsal aile

📷:ILCE-7M2 / csgorselarsiv.org

Kompleks Travma ve Kutsal Aile

Bu yazı Psikososyal Komisyonumuzun İstanbul’da yaptığı “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” oturumlarının dördüncüsü olan “Kompleks Travma ve Kutsal Aile” konulu etkinliğinin değerlendirme yazısı olarak kaleme alınmıştır ve her oturumun konu başlığı özelinde yazı dizisi olarak devam edecektir.

Bu yazıda sosyal medyada, televizyonlarda sıklıkla duyduğumuz; belki çok rahatça kullandığımız “travma”yı, ailenin içinde nasıl şekillenip kompleks travmalara dönüştüğünü ve kutsal aile adı altında patriyarkal kapitalist sistemin bizi nasıl buraya hapsetmeye çalıştığını tartıştık. 

Travmayı, bireyin bedensel bütünlüğünü, yaşamını ya da güvenlik ve anlam duygusunu tehdit eden; kişiyi yoğun korku, çaresizlik ve kontrol kaybı ile baş başa bırakan bir deneyim olarak tanımlayabiliriz. Bu deneyimin travma olarak adlandırılması aslında olaydan öte, kişinin baş etme kapasitesi ile ilgilidir. 

Kompleks travma, bu deneyimlerin süreğen biçimde yaşanmasıyla ortaya çıkar. Erken çocukluk döneminde başlar; uzun süreli, tekrarlayıcı ve çoğunlukla kişiler arası şiddete maruz kalma sonucunda gelişir. İhmal, fiziksel ve cinsel istismar, aile içi şiddet gibi deneyimler bu kapsamdadır. Kompleks travmanın etkileri yalnızca travmatik anıların geri dönüşüyle sınırlı değildir; duygulanım düzenleme güçlükleri, dissosiyasyon1, kimlik algısında bozulmalar, kendine zarar verme, madde kullanımı ve ilişkilerde süreğen güvensizlik gibi çok katmanlı sonuçlar doğurur. Bu nedenle kompleks travma, klasik travma sonrası stres bozukluğu çerçevesiyle açıklanamaz; ayrı bir değerlendirme ve müdahale yaklaşımı gerektirir.

Bugün sıklıkla duyduğumuz travma kavramının ana akım psikolojinin içinde birçok durağı olmuştur. Judith Herman2, özellikle 3 ana duraktan bahseder. Bunlardan ilki 19. yüzyıl sonlarında kadın bedeninde beliren belirtilerin “histeri” adı altında tanımlandığı dönemdir. Daha önceki metinlerimizi okuyanlar, bu kadınların deneyimlerini tanılara sıkıştırma hikayesinin histeriyle başlamadığını ve daha da geriye gittiğini hatırlayacaktır; ancak bu metinde psikolojinin bilim olarak söz söylediği dönemlerle sınırlıyoruz. Bu dönemde söz konusu belirtiler, bireysel patoloji olarak ele alınmış; şiddet ve istismar deneyimleri sistematik biçimde inkâr edilmiştir.

İkinci önemli durak, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra cepheden dönen askerlerin yaşadığı ruhsal yıkımla birlikte travmanın ilk kez bir klinik mesele olarak ele alınmasıdır. Bu önemli bir kırılma olmakla birlikte, travma savaş deneyimleriyle sınırlı kalmıştır. Üçüncü ve dönüştürücü durak ise 1970’lerde yükselen kadın özgürlük hareketiyle gerçekleşmiştir. Feminist mücadele, travmanın yalnızca savaş alanında değil; ev içinde, çocuklukta ve yakın ilişkilerde de üretildiğini görünür kılmıştır. Cinsel istismar, aile içi şiddet ve çocukluk çağı travmaları bu sayede travma literatürüne dâhil edilmiştir.Bu tarih bize şunu gösterir: Travma politiktir. Neyin travma olarak tanındığı, kimin acısının görünür kılındığı ve hangi deneyimlerin “olağan” sayıldığı güç ilişkileriyle belirlenir. Kutsal aile miti içinde normalleştirilen şiddet ve sömürü, kadınlar ve çocuklar üzerinde süreğen bir travma üretir. Travmayı yalnızca bireysel bir ruhsal bozukluk olarak ele almak, bu yapısal şiddeti görünmez kılar. Oysa travmayı anlamak, aynı zamanda onu üreten toplumsal düzenle yüzleşmeyi gerektirir. 

Tam bu noktada, toplumun en küçük birimi olarak adlandırdığımız aile kavramına bakmamız gerekiyor: Bizlere sevgi, bağ, güvenli alan olarak anlatılan fakat içinde en çok kadınların ve çocukların zarar gördüğü yere. Verilere baktığımızda kadınlara yönelik şiddetin, en ağır ve yıkıcı travmatik deneyimin, kadın cinayetlerinin ve istismarın büyük bölümünün aile içinde ve çoğunlukla en yakın erkekler tarafından gerçekleştiğini görüyoruz. Yani, travmatik deneyim çoğu zaman dışarıdan değil; evin içinden, güvenli olması beklenen yerden geliyor. Bu yüzden, kadınların ve çocukların yaşadığı bu şey, tekil bir travmatik deneyim değil; kaçışın mümkün olmadığı, yıllara yayılmış, güç eşitsizliğine dayalı bir ilişki içinde gelişen kompleks travmalar olarak ele alınmak zorunda. Aile “kutsal” ve dokunulmaz ilan edildiğinde, üstelik  10 yıl “Aile ve Nüfus 10 yılı” söylemleriyle bu süreğen şiddet normalleştiriliyor, ev içinde yaşanan deneyimler bireysel  bir acıya indirgeniyor, travmanın kaynağı olan yapı sorgulanmadan kalıyor. 

Öte yandan, kapitalist toplumda “aile” aynı zamanda toplumsal yeniden üretimin sağlandığı yer. Kadının ücretsiz bakım emeğinin normalleştiği, toplumsal cinsiyet rollerinin öğretildiği, kimin itaat edeceği, kimin sözünün geçeceği, kimin susacağı burada öğreniliyor. Otoriteyle ilişki, hiyerarşi, güç eşitsizliği en uzun süre ailede deneyimleniyor. Bu yüzden aile, devletin kişiyle kurduğu ilk ve en uzun ilişki alanı oluyor. Kompleks travma tam da böyle bir zeminde ortaya çıkıyor. Uzun süreli, tekrar eden, kaçma imkânının olmadığı ilişkiler içinde, güç eşitsizliğinin olduğu yerlerde. Çocuk için de, kadın için de aile çoğu zaman kaçışı olmayan bir alan. Şiddet, ihmal, emek sömürüsü süreklilik kazandığında bu tekil bir olay olmuyor; kişinin ruhunda yerleşik, kronik bir yaraya dönüşüyor.

İktidarın “kutsal aile” söylemini bu kadar ısrarla kullanması tesadüf değil. Kutsal olan şey sorgulanamaz. Eleştirilemez. Aile, kutsal ilan edildiğinde aile içindeki şiddet konuşulsa bile sadece bireysel bir acı olarak konuşuluyor. Aile içinde şiddete/istismara uğrayan kadın ya da çocuk “mağdur” olarak görülüyor ama bu mağduriyeti üreten yapı görünmez kalıyor. Kadına “destek al”, “güçlen”, “iyileş” deniyor ama sunulan destek mekanizmaları yeterli değil. Psikoterapi pahalı ve erişilemez. ŞONİM’ler ve kadına yönelik şiddetle mücadele eden kurumlar bütçe kesintileri ile kapatılıyor ya da işlevsizleştiriliyor. Buna karşılık “kutsal” aileye, erkek egemenliğine dokunulmuyor. Şiddetin üretildiği yapı korunurken, kadınlardan bu şiddetle bireysel olarak baş etmeleri bekleniyor.

Bugün, iktidar kurmak istediği rejimi aile üzerinden inşa ediyor. “Güçlü Toplum, Güçlü Aile” sloganları, uzun vadeli aile politikaları, doğurganlık teşvikleri, kadınları güvencesiz ve esnek çalışmaya iten düzenlemeler bunun parçası. Yoksulluk artarken kadınlardan daha çok çocuk yapmaları bekleniyor. Çocuk emeği MESEM gibi projelerle normalleştiriliyor. Çocukluk ortadan kalkıyor, işçileştirme süreci derinleşiyor. Çünkü sistemin ucuz, itaatkâr bir işçi kitlesine ihtiyacı var. Bu koşullarda kompleks travma da normalleştiriliyor.

Herman’ın da dediği gibi “Travma adalet ister.”3 Cezasız kalan şiddet iyileşmez, tekrar eder. Bu yüzden yapmamız gereken bu sistemi anlamak, açtığı yaraları görmek, normalleştirmemek ve meseleyi bireysel olmaktan çıkarıp kolektif bir yere taşımak. Ancak o zaman hem mücadele edebilir hem de gerçekten iyileşebiliriz.

  1. Yabancılaşma ↩︎
  2. Judith Lewis Herman, Travma ve İyileşme, Literatür Yayıncılık, 12. baskı, Eylül 2016 ↩︎
  3.  a.g.e ↩︎

EN