İşçi Olmak, Kadın Olmak: Digel Direnişi’nin Hikâyesi



İşçi Olmak, Kadın Olmak: Digel Direnişi’nin Hikâyesi - PHOTO 2025 07 30 13 33 18


Digel Tekstil işçileri, Gaziemir Ege Serbest Bölge girişinde, yaklaşık altı aydır sendikal hakları tanınmadığı için direniyor. Yalnızca haklarını talep ettikleri için çeşitli bahaneler öne sürülerek işten çıkarılan işçiler, olumsuz hava koşullarına rağmen mücadelelerine devam ediyor. Mor Dayanışma olarak bu süreci takip ediyor, direnişteki işçilerin sesine ses olmaya çalışıyoruz.

Digel Tekstil işçilerinin mücadele serüveni Ocak ayında başladı. 2025 yılı için açıklanan yüzde 30’luk maaş zammına karşı tepkilerini dile getirmek için eylem yapan işçiler; Türkiye Tekstil, Örme, Giyim ve Deri Sanayii İşçileri (TEKSİF) sendikasına üye oldular. Aynı gün fabrikada sendika barajını geçip yetki belgesine hak kazanan sendika ile süreç yürüyecekken Digel patronu 17 Ocak’ta 4 işçiyi kod 491 ile işten çıkarttı. Bu keyfi ve hukuksuz işten çıkarmaların karşısında, çıkarılan işçilerin geri alınmasını ve sendikal haklara saygı gösterilmesini talep eden bir bildiri okudukları için 4 Şubat’ta 3 işçi kod 462 ile işten çıkarıldı. Digel Tekstil patronları bununla da yetinmedi ve 13 Haziran’da sendikal çalışmada öncü olan 8 kişiyi daha kod 49 ile işten çıkartarak işçi kıyımına devam etti. İşçilerin aktardığına göre hukuksuz işten çıkarmaların öncesinde şirkette “İşten çıkmak isteyenler varsa gelip ismini yazdırabilir” diye bir yazı yayınlandı. 25 kişilik kontenjana çalışma şartlarından bıkan 80 işçi başvurdu. Ama yönetimin istediği, özellikle sendikada öncülük edenleri ve dava sürecinde şahit olanları çıkarmaktı. Mesnetsiz suçlamalar barındıran bu iki çıkış kodu da işçiye hiçbir tazminat hakkı tanımıyor. 

Digel Tekstil işçileri, 17 Ocak’tan itibaren fabrikanın bulunduğu Gaziemir Ege Serbest Bölge girişinde kararlılıkla direnişlerini sürdürüyor. Şu anda 8’i kadın olmak üzere toplam 15 işçi direnişe devam ediyor. Direnen işçilerin talepleri; işlerine geri dönmek, sendikalarının tanınması, fabrika içinde çalışma koşullarının iyileştirilmesi, kadın işçilere yönelik cinsiyetçi ve tacizkâr uygulamaların, mobbinglerin son bulması.

Grevdeki işçilerin önemli bir kısmını kadınlar oluşturuyor. Biz de özellikle kadın işçilerin hem iş yerinde hem grevde kadın olmaya  özgü deneyimlerini görünür kılmak ve aynı zamanda grevin seyrine dair aktarımlarını paylaşmak amacıyla onlarla bir röportaj yaptık. Direniş alanındaki gürültü ve yakıcı sıcak nedeniyle, kadınlarla direnişin mutfağı gibi işleyen sendika aracının içinde sohbet ettik. Dokuz kişinin bir araca sığması, ayakta kalması zorlayıcı olsa da, kadınların bir araya gelme kararlılığı hiçbir engel tanımadı. 🙂

İşçi Olmak, Kadın Olmak: Digel Direnişi’nin Hikâyesi - AD 4nXeHOMBwVECDrk 0VqsxXmboyAscoDxiaMNXu3HsEu9nBQUaDyDSQMjxGyr3mlxBZXWUOWyrJxN5sIs2nZSgpxiDQyUhnvRQvD580SXBJp0vzC0dg o1k MYww9BnXkalbMjl2ctVQ?key=S0Wum9cEVPfNtpr5bwEfZQ

Nurdan, Şengül, Mine, Büşra, Rümeysa ve Bahar ile bir araya geldik. Her biri, sendikalaşma süreciyle birlikte artan baskılar ve işten çıkarmalarla karşı karşıya kalmış kadın işçiler.

Nurdan, 3 yıldır Digel Tekstil’de çalışıyor. 17 Ocak sürecinde sendikalaşan kadın işçilerden biri. Mücadeleyi sürdüren işçiler arasında yer alan Nurdan, 13 Haziran’da yine 3 yıldır Digel Tekstil’de çalışan Mine ve 6 yıldır çalışan Büşra ile birlikte Kod 49 gerekçesiyle işten çıkarılmış. Kod 49, işçilerin tazminat hakkını ortadan kaldıran bir madde olduğu için, işverenlerin sıkça başvurduğu ve tazminat hakkı kaybı sebebiyle işçiler açısından son derece mağdur edici bir yöntem.

Rümeysa, 4 Şubat’ta okudukları bildiride “Çıkarılan işçileri geri al, sendikal haklara saygı duy, biz Digel işçileri olarak kazanmak, kazandırmak istiyoruz!” dediklerini aktarıyor. Bildiriyi salı günü okuduklarını, çarşamba çalışmaya devam ettiklerini, perşembe ise yükleme tamamlandıktan sonra akşam saatlerinde telefonla aranarak kod 46 ile işten çıkarıldıklarını ekliyor. Yani, işten çıkarırken bile patronlar kendi kârını düşünüyor.

Şengül; 2 yıldır Digel Tekstil’de çalışan, işten ilk atılıp mücadeleye devam eden kadın işçilerden biri. Kod 46 veya 49’la işten çıkarılan birçok arkadaşının, gün boyu çalıştırıldıktan sonra mesai saatleri dışında telefonla aranarak işten çıkarıldığını; bunun da insan onurunu zedeleyen bir yöntem olduğunu ifade ediyor.

Bahar da 7 yılını Digel Tekstil’e vermiş, insan onuruna yakışır bir çalışma sistemi istediği için işinden atılan ve bu sürecin başından itibaren direnişte yer alan işçilerden.

İçeride çalışma koşulları nasıldı? Neden bir sendikal örgütlenme ihtiyacı duydunuz?

“Fabrikada toplam 423 çalışan var ve bunun %85’i kadın. İş başı yaptıktan yarım saat sonra, paydostan yarım saat önce ve gün içinde kısa aralıklarla tuvalete gitmek yasak. Bu uygulama da haliyle biz kadınlara çok daha fazla zarar veriyor. Özellikle regl günlerimizde tuvalete daha sık çıkma ihtiyacımız olduğu için bölüm müdürlerinin aşağılayıcı sözlerine maruz kalıyoruz. Bazı arkadaşlarımızın kist gibi çeşitli rahatsızlıkları var fakat dinlenebilecekleri yeterli alanları yok. Regl olduğumuzda eve gitme, hastaneye gitme gibi bir ihtiyacımızın olabileceğini de kimse düşünmüyor. Artık regl döneminde ücretli/ücretsiz izin kullanılabilen yerler varken bizde “Ağrı kesici iç, geç.” diyorlar. Bazen onu bile fazla görüyorlar. Örneğin, biz henüz greve çıkmamışken polikistik over sendromu olan bir arkadaşımız vardı ve bir gün çalıştığı makinenin başında baygınlık geçirdi. Revire zar zor götürüldüğü yetmiyormuş gibi bir de sonradan üretim müdürünün (erkek) kapıyı dahi çalmadan revire girip “Sen kartını basmış mıydın? Oh keyfin iyi mi böyle?”, “Her ay senin bu durumunla mı uğraşacağız?’’ gibi münasebetsiz söylemlerde bulunduğunu öğrendik.

Ayrıca hamilelik durumuyla ilgili de ciddi problemler yaşıyoruz. Hamilelik hakları günde 2 saat mola uzatma gerektiriyor. Hamileliğinize dair belgeyi ne kadar geç verirseniz onlara 2 saat daha fazla çalışmış oluyorsunuz. İK da sırf bu durumdan faydalanabilmek için devlette bile geçerli olan Beta HCG kan testini geçerli saymıyor. Bunun yerine ulaşılması daha uzun süren ultrason görüntüsünü, yani bebeğin rahimdeki görüntüsünü istiyor. Patron düzeninin işçiyi bir saniye bile daha fazla sömürme hırsının somut örnekleriyle karşı karşıyayız. Bir de hamilelerden herkesten beklenen performans bekleniyor. Aslında bunun sebebi de hamilelikleri boyunca haklarını kullandırmayıp, tüm haklarından feragat ederek işten çıkmaların-ı sağlamak. Ayrıca fabrika buraya (direniş alanı, serbest bölge girişi) 20 dakika uzaklıkta ve hamile arkadaşlarımız bir buçuk saat erken çıkma hakkını kullandığında onları buraya kadar bile indirmiyorlardı, kesimhane bölümüne vardiyalı çalışma geldikten sonra oranın servisiyle sadece kapının önüne bırakıp kadınlara “Gerisi senin problemin, ister dolmuşla git ister otobüsle git’’ denmeye başlandı. Yol parası da verilmiyor. Ya yürümek zorundasın ya da içeride bir buçuk saati doldurmak zorundasın ama içeride zaman geçirecek bir alan yok. Bunlara ek olarak, hamile kadınlardan düşük ya da kürtaj durumunda da ‘hamile değildir belgesi’ istiyorlar. Süt sağan, doğum izninden dönenler sütlerini koyabilecekleri bir buzdolabı olmadığı için revire girmeden sütü hemşireye teslim etmek zorundalar. Ama zamanında dolaba kondu mu, karışıklık oldu mu? Takip edemiyorsun, revire girmek yasak.

Ayrıca yeni evli ya da çocuğu olmayan bir kadın işe başvurduğunda “Sen hamile kalırsın, çok gençsin.” diyerek işe almadıkları da oluyor.

Bir diğer problemimiz ise su sebilleri. Ütü pres bölümü doğal olarak çok sıcak bir ortam ve soğuk su içmeye ihtiyacımız var. Defalarca uyarmamıza rağmen, patronlar su içmek kadar doğal bir ihtiyacı karşılamayacak kadar şuursuzlar. Su sebillerini de özellikle tuvaletlerin önüne koyuyorlar ki iki kere zaman kaybetmeyelim. Su içmeye gidiyorsan lavaboya da git, lavaboya gideceksen suyunu doldur da gel. Zamandan bu kadar tasarruf etmeye çalışıyorlar. Farkında değiller ki bir bardak soğuk suyu bizden esirgeyerek aslında bizim performansımızı düşürüyorlar, gururumuzu kırıyorlar. Ayrıca bu bölümde ütülerin kabloları dışarıda ve demir olduğu için sürekli elimizi kolumuzu yakıyoruz. İş güvenliği uzmanları gelip uyardı, biz de defalarca şikayette bulunduğumuz için en son geldiklerinde artık bunu tutanağa geçireceklerini söylediler. İK aşağı indi ve söylediği kelime şu oldu: maliyet. O kabloları kapatmadılar bile. Hiçbir şekilde öneminiz yok, nerenin yandığının da bir önemi yok. “Nedense bu hep sizin başınıza geliyor.” diyorlar. Bu operasyonu biz yapıyoruz, tabii ki bizim başımıza gelecek. 

Digel Tekstil’de üretim yapılan tüm operasyonlarda hedeflenen sayılar o kadar yüksek ki hepsi tavan olarak belirlenmiş. Diğer tüm firmalardan kesinlikle yüzde 30, yüzde 40 oranında daha fazla burada her operasyonun adedi. Bu hedefi tutturmamız için çok büyük baskılar yapılıyor. Hiç yapılmayacak şekilde bir ütüyü çok farklı şekillere sokup farklı aletlerle ya da farklı ağırlıktaki ütülerle personele yaptırmaya çalışıyorlar. Sırf bu yüzden birkaç arkadaşımız dirseğinden sakatlanıp her gün iğne olmak zorunda kaldı. Hâlâ bununla ilgili önlem alınmıyor.

Bütün bunlara ek olarak iş başı saatimiz 07.30 olmasına rağmen servisler bilerek bizi 45 dk, yarım saat önce fabrikaya getiriyor ve oturabileceğimiz, rahat rahat kahvaltı yapabileceğimiz bir alan da sağlamıyorlar. Küçük bir sigara içme alanı var, orada da göz gözü görmüyor zaten. Diğer tarafta sigara içmeyenler için ayrı bir bölüm yapılmış. Orada da ısıtıcı olmadığı için özellikle kış aylarında çok zorluklar yaşanıyor. Mescidimiz çok küçük ve namaz kılmaya gittiğinizde 5 kişi yan yana duramıyorsunuz. Bir de merdiveni var, ölüm merdiveni diye adlandırabiliriz orayı. Bedensel engeli olan bir arkadaşımız o merdivenden düşüp yuvarlandı. İçeride iş kazası yaşadığımızda bunu iş kazası diye geçirmiyorlar. Geçenlerde, sendikalı olma sürecimizde biz direnişteyken bir arkadaşımız mutfağa dökülen yağ yüzünden yere düştü. Bırakın iş kazası demeyi, eve bile göndermediler. İşlerimiz yoğun diyorlar. Arkadaşımız zar zor işten çıkabildi. Arabası olmadığını bilmelerine rağmen hiçbir şekilde yardımcı olmadılar. Eşi kendi çalıştığı fabrikadan çıkıp geldi arkadaşı almaya. Teksif Sendikası devreye girdi ve hastaneye götürdüler. Bunların haricinde içeride sürekli bir baskı, mobbing, bağırma ve aşağılama var. Yarım saatte bir başka bir operasyon veriliyor ve hiç bilmediğin bir operasyondan sayı vermeni istiyorlar. Bir işi yanlış yaptığınız zaman da üretim müdürü gelip size küçümseyici, aşağılayıcı konuşmalar yapıyor.

Çalışma koşullarının zorluğunu daha iyi anladıkça mücadelenizi de daha iyi anlıyoruz. Peki süreç şu an ne aşamada?

“17 Ocak’ta biz aynı gün, hatta bir saat içinde rekor bir sayı ile sendika barajını aştık ve yetki belgesine hak kazandık. İşveren tabii ki de yetki belgesine itiraz etti ve İzmir’de  açması gereken itiraz davasını sırf süreç uzasın diye Ankara’da açtı, bizi yıldırabilmek için. Bir de onun geri dönmesini bekledik. Neyse ki o süreç biraz hızlı ilerledi. Fabrika olarak genel mahkeme sürecinin daha zamanı belli değil, işten çıkarılan 7 arkadaşın bireysel işe iade davaları başladı. Hepimizin birinci duruşması görüldü. İkinci duruşmalar da şahitlerin dinleneceği duruşmalar. Bu süreçte de bizimle, yani sendika ile hiçbir görüşme olmadı. Biz fabrika önündeki direnişimize de hukuki mücadelemize de devam ediyoruz. Bir adım geri atmaya niyetimiz yok.”

İşçi Olmak, Kadın Olmak: Digel Direnişi’nin Hikâyesi - AD 4nXcY19v4cwYZV7yEf3eSrVZGWzQVZ dVJclbEAHP1

***Röportajımızdan sonra 8 ve 10 Temmuz’da Bahar ve Onur’un ikinci duruşmaları görüldü. Fabrikanın sadece avukatı geldi, müdürler gelmedi. İşçiler bunun dava sürecini uzatmak için patronlar tarafından bilerek yapıldığını düşünüyor. 

Direnişten önceki siz ile şimdiki siz  arasında bir fark görebiliyor musunuz? Mücadelenin, dayanışmanın size kattığı şeyler var mı? 

Rümeysa: Bu mücadele bana en çok sabrı öğretti. Bazen modumuzun çok düşük olduğu, umudumuzu kesmeye çok yakın olduğumuz zamanlar oluyor ama umut olmadan direniş de olmaz. Umudu kesmemek için de bize en çok arkadaşlarımız, yanımızdakiler destek oluyorlar. Bahar düştüğünde ben kaldırıyorum, ben düştüğümde o kaldırıyor. Direnişte olmak da yoldaş olmak da bunu gerektirir. Biz burada 6 aydır hava şartlarına karşı da savaştık, evimizde babamıza, eşimize karşı da savaştık. Bazıları “Savaş çıkacak, şu olacak, bu olacak. Sizin direnişiniz bunların yanında ne ki?” diyor. Ama bizim direnişimiz asla küçümsenecek bir direniş değil. Özellikle kadınların olduğu hiçbir yer bence küçümsenecek bir yer değil. Direnişi birbirimize sağlamış olduğumuz psikolojik destekle örmeye devam ediyoruz. Ve direnişimizin tek sebebi işimize geri dönebilmek değil. Bu tüm kadınlar için, işçiler için, emekçiler için bir mücadele aslında.

Mine: Sendikalaşmadan önceki süreçte içeride yaşadığım türlü psikolojik baskıların ya da kötü koşulların çok da fazla farkında değilmişim. Birçok şeyi fazla normalleştirmişim gözümde. Dışarı çıktıktan sonra kendi kendime “Ben bunu kendime nasıl yaptım, bunu nasıl görmedim, bunu nasıl kabul ettim?” dedim. Aslında normal olmayan her şeyin bize hem toplum tarafından hem yöneticiler tarafından normalmiş gibi gösterildiğinin, kabul ettirildiğinin farkına vardım. Ben aslında kişiliğimin ve karakterimin çok dışına çıkmışım içeride. Sonradan kendime geldim ve kendimi tekrar buldum. İçerideki arkadaşlarıma da bunu anlatmaya, göstermeye çalışıyorum. 

Bahar: Direnişten önce gördüğüm 2 dakikalık grev haberlerinde, direniş haberlerinde “Bunlar ne yapıyor?” diye sorgulamazdım. Sorgulasam bile “İşsiz kaldınız. Hani ne oldu, ne yapacaksınız şimdi?’’ derdim. Ama şimdi işçilerin birlik olmaktan başka yapabilecekleri hiçbir şey olmadığını anladım. Çünkü patronlar çok güzel birlik olmuşlar. Sadece biz değil, tüm işçi sınıfı birlik olmak zorunda.

Şengül: Arkadaşların da dediği gibi normalleştirilmiş koşullar. Çalışma ortamında mobbing nedir, baskı nedir bunları bilmeden çalışıyormuşum. Bunlar aslında yapmamız gerekenlermiş, çalışma ortamı budur diye çalışıyormuşuz bilinçsizce. Şu an farkına varıyorum ki ezilerek, her söylenene boyun eğerek ekmeğimizi resmen aslanın  ağzından alırcasına çalışıyormuşuz. Hakkımız olanı bile yalvarırcasına alıyormuşuz aslında. Bunun farkına vardım. Direnişimdeki asıl amaç da şu vakitten sonra, içerideki arkadaşlara da göstermek: Hak ettiğiniz yaşam koşulları bu değil. Biz de bunun peşini bırakmayacağız.

Nurdan: Aslında bizim bayağı bir hakkımız varmış. Haklarımız nelermiş sendikalaşınca öğrendik. Biz çok afedersiniz koyun gibi çalışıyormuşuz, ne derlerse onu yapıyormuşuz, mobbinglere maruz kalıyormuşuz. 17 Ocak’ta hepimiz birden ayaklanınca birbirimizden güç aldık. Güç aldığımız gibi direnişimize devam edeceğiz. Hakkımızı tabii ki savunacağız, mücadelemize tabi ki devam edeceğiz. Ama şöyle bir durum var, güçlüler hep kazanıyor. Güçlülerin kazanmaması için biz burada arkadaşlarımızla mücadelemize devam edeceğiz.

Büşra: İçeride zaten ben bir direniş içindeydim. Yönetim tarafından da pek sevilmeyen biriydim. Sürekli hakkımı arayan biriydim. Sendika içeri girdiği için daha çok güçlendik. Aynı şekilde bunu bende de gördükleri için şu an kapının önündeyim. Dışarıda direniş hâlindeyim. Burada daha güçlüyüm. Arkadaşlarımızla birlikte daha sağlam adımlar atmaktayız. Atmaya da devam edeceğiz. 

Her sözün, her sloganın, her haberin, her paylaşımın önemi ve karşılığı var.  

İş arkadaşlarınızla olan ilişkiniz nasıl? Fabrikanın havasına dair değişimler var mı?

“Şu an daha iyi davranıyorlar işçilere. Özellikle biz sesimizi daha çok duyurdukça, sizler aracılığıyla daha çok gündeme geldikçe bu sefer güçlü olanın aslında biz olduğumuzu, işçi sınıfı olduğunu fark ettiler. Bu sefer kendileri hareketlerine daha çok dikkat etmeye başladılar. 

Erkek yöneticiler kadın arkadaşlarımızın yanından bedenlerini geri çekerek daha mesafeli bir şekilde geçmeye başladılar, kadınlar rahatsız olur endişesiyle. Eskiden hasta olduğumuzu 2 gün önceden belirtmemiz gerekirken şimdi hasta olduğumuz gün içinde bizi hastanenin kapısına kadar bırakmayı bile teklif ediyorlar. İçerideki arkadaşlarımız bu durumdan tabii ki de çok memnunlar. Biz onlarla iletişim hâlindeyiz, içerinin durumunu sürekli konuşuyoruz. Onlar da bizim hâlimizi soruyorlar, size desteğe gelmek istiyoruz diyorlar. Süreç güzel gidiyor, gücümüzü kaybetmedik. Geçen süre bizi yıldırmadı, daha da güçlendiriyor. Aslında bu sürede çeşitli kazanımlar elde edildi. Düzelmenin ayak sesleri… Ama bunlar gerçek yüzleri değil, sadece maske…” 

Taleplerinizle birlikte son olarak neler eklemek istersiniz?

“Çıkarılan işçilerin geri alınması, sendikal haklara saygı duyulması.” baştaki iki talebimiz. Anayasadan kaldırılsın o zaman, neden 51. madde var? Bu kadar uğraşacaksak, bu kadar psikolojik olarak yıpranacaksak, ailemizle sorun  yaşayacaksak, bu güneşin soğuğun altında kalmak zorunda kalacaksak neden 51. madde var? Ben bunun tezatlığını anlamıyorum. Anayasa bize 51. maddede sendikalaşabilirsin diyor. Ben böyle bir süreç olacağını düşünmemiştim bu arada. 17 Ocak’ta hep beraber ayaklandık, sesimizi duyurduk. Hadi itiraz etti, tamam ama bu kadar direneceğimizi, bu kadar hukuksuzluk, namussuzluk yapılacağını düşünmemiştim. Evdeyken arayıp “Seni işten çıkardım, özel eşyalarını arkadaşların toplayıp getirsin.” demek ne demek? Bizi insan yerine koymuyorlar yani. Bahar’ın meclis toplantısında* dediği gibi: Bizi çöp poşeti gibi kapının önüne koydular. Diğer arkadaşlarımıza onu bile yapmadılar. Arkadaşlarımızla vedalaşamadık. Günün 10  saatini birlikte geçiriyoruz biz. Ailemizden daha çok görüyoruz arkadaşlarımızı. Bu bahsettiğimiz örneklerde açıkça belli ki işveren kötü niyetli davranıyor. Hiçbir iyi, olumlu özelliği yok. Direnişin en büyük desteği de umut. Biz umudumuzu kaybetmedik. 8 arkadaşımızın atılmasına da çok üzüldük, hep beraber toplantıdaydık. Orada herkes hüngür hüngür ağladı ama şimdi mutluyuz, gülüyoruz. Umudumuzu kaybetmedik ve bizim en büyük gücümüz o. Her zaman gülmeye devam edeceğiz. Belki daha atılanlar olacak ama bu direnişten, buradan olumlu sonuç alana kadar vazgeçmeyeceğiz. Bu topyekûn mücadelede atılan başka işçiler  olsa bile bu direnişimiz işçi sınıfı ve kadın mücadelesine çok ciddi çentikler atıyor.”

Digel Tekstil grevindeki kadınların direnişi yalnızca patron-işçi hiyerarşisine karşı değil; aynı zamanda sınır tanımayan, denetleyici ve baskıcı “erkeklik” düzenine karşı da verilen bir mücadeledir.

Bu röportajla birlikte dışarıdan göründüğü gibi yalnızca üretim yapan bir fabrika ile karşı karşıya olmadığımızı gördük. İçeride ne kadar haksız, aşağılayıcı, cinsiyetçi, ayrımcı uygulamalar olduğuna tanıklık ettik. Dolayısıyla burada yaşananlar yalnızca emekçilerin karşılaştığı sorunlar değil, zaten emek ve beden sömürüsünün var olduğu bir ortamda  kadınlara dayatılan ikinci bir sömürü hâlidir. Digel Tekstil grevindeki kadınların direnişi ise yalnızca patron-işçi hiyerarşisine karşı değil; aynı zamanda sınır tanımayan, denetleyici ve baskıcı “erkeklik” düzenine karşı da verilen bir mücadeledir.

Direniş 6. ayını doldurmak üzereyken işçilerin mücadele azmi ve birbirlerine duydukları güven hâlâ çok güçlü. Aynı zamanda içeride kalan işçilerle dışarıda direnen işçiler arasındaki dayanışma da büyüyor. Artık bu mücadele, yalnızca işe geri dönme talebi değil; kadın emeğine, işçi hakkına ve örgütlülüğe sahip çıkma iradesine dönüşmüş durumda.

Kadın işçilerin fabrika içinde ve dışında yürüttükleri mücadele; erkek egemen sermaye düzenine, patriyarkal kapitalizmin bir fabrikada cisimleşmiş hâline karşı yükselen bir güçlü bir ses. . Direnişte doldurulan bir bardak çaydan atılan slogana kadar, sosyal medyada Digel Tekstil işçilerinin sesini yükselten  bir paylaşımdan adliye önündeki basın açıklamasına kadar çok yönlü, inat kokan bir mücadele. Mor Dayanışma olarak işçilerin yükselen bu sesine ortak olmaya, bu sesi hep birlikte büyütmeye devam edeceğiz.

Not: Direnişteki işçilerin sendikası TEKSİF, Digel Tekstil’de özellikle kadın işçilere dönük yaşanan cinsiyetçi, ayrımcı uygulamaları, mobbingleri derliyor; işçilerden dilekçe yoluyla bilgi ve şikayetleri topluyor. Bunları bir raporda birleştirip yayınlama hazırlığındalar.

  1. Kod 49: 4857 sayılı Kanun Madde 25-II-h İşçinin yapmakla ödevli bulunduğu görevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmamakta ısrar etmesi. ↩︎
  2. Kod 46: 4857 sayılı Kanun Madde 25-II-e İşçinin, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan davranışlarda bulunması. ↩︎

TR