Sevgili kadınlar, feministler, yol arkadaşlarımız, komşular, kız kardeşlerimiz. Henüz bizi yeni tanıyanlar, “bir şey yapmalı” diyenler, “Artık bir şeyler değişsin!” diyenler, örgütlenmek için yol ve yer arayanlar. Örgütlenme kampanyamız kapsamında yayınladığımız bu manifesto, her kadına bir çağrıdır. Her kadının mücadelede yeri var, her kadının umuda ihtiyacı var. Yerimiz bellidir. İşçi, emekçi, yoksul kadınlarız. Fakat ayrıca erkek egemenliğine karşı feminist isyanda birleşen kadınlarız. Tek başımıza yalnız, hep beraber kalabalık ve güçlü kadınlarız. Mor Dayanışma bu kalabalığın örgütlü sesidir.
Umuda yürüyüş, Umutla Yürüyüş
Mor Dayanışma olarak, 13 yıldır sosyalist feminist perspektif ile yürüttüğümüz örgütlü kadın kurtuluş mücadelemizde hem günün ihtiyaçlarını ve taleplerini gören taktik politikalar belirledik hem de ufkumuza patriyarkal kapitalist sistemi yıkmayı ve başka bir yaşamı mümkün kılmayı hedef koyduk. İçerisine doğduğumuz bu sistem; bize sanki başka bir alternatif yaşam yokmuş, olamazmış gibi dayatılırken kadınların özgürleşme ve kurtuluş mücadelesinin tarihsel gücü her sokakta, her evde, her mahallede yeniden ve yeniden karşımıza çıktı, çıkmaya da devam ediyor. Çünkü hepimizin içinde öfke ve acı ile söyleyeceği “Henüz tam özgürleşmedik ve henüz kurtulmadık.” sözü en yakıcı haliyle önümüzde duruyor. Tüm kadınların önünde duruyor, her gün ve her an karşımıza çıkıyor.
Peki, binlerce yıllık patriyarkayı ve altı yüz yıllık kapitalizmi yıkmak sadece bir ütopya mı? Birbirlerinden etkilenen ve birbirini besleyen bu ikili sistem ebedi ve ezeli mi? Biz kadınlar başka bir yaşamı tahayyül edebiliyor muyuz? Nasıl bir yaşam istiyoruz ve bu karanlıktan nasıl çıkacağız?
Elbette bunlar hiç sorulmamış sorular değil. Bunlar; kadınların bedeni, emeği, cinselliği sömürülmeye başladı başlayalı sorulan, çözüm aranan, büyük bedeller ödenerek mücadelesi verilen sorular. Kadınların cevaplarını pratikte bulduğu, kazanımlar elde edip bir şeyleri hep beraber değiştirdikçe berraklaşan sorular. İlkel komünal dönemlerde kadınların sadece kadın olduğu için öldürülmediği bir tarihin de parçasıyız fakat ayrıca Afganistan’da milyonlarca kadının eve kapatıldığı, eğitim ve çalışma hakkının elinden alındığı bir 21. yy’ın da. Kapitalizmin olmadığı bir tarihin de parçasıyız, erkek egemenliğinin olmadığı bir dünyanın da. Kadınların ev ve aile kıskacında olmadığı bir tarihin de parçasıyız, erkeklerin çocuk ve yaşlı bakımında eşit sorumluluk aldığı bir dünyanın da. Yani aslında hem bu sorulara sebep olan sorun alanlarının olmadığı bir insanlık tarihine hem de sorunların vuku bulduğu yerde örgütlü kadın mücadelesinin değiştirme gücüne sahibiz. Ne geçmiş tam anlamıyla geçmiş ne de gelecek bilinmezliğin içinde savruluyor. Peki şimdi nereye?
2026 ve Sonrası
Patriyarkal kapitalizmin yapısal krizi kendi kuyruğunu yiyen yılan misali bir döngü içerisinde. Kâr oranlarının düşme eğilimi derinleştikçe biz işçi sınıfına, yoksul halklara yansıyan hâli ise giderek yükselen savaş çığırtkanlığı, derin yoksulluk, işsizlik, baskı ve şiddet oluyor. Şu an yaşadığımız ve dünya tarihinde ender zamanlarda görülen bu derece büyük bir türbülans, bizleri bu soruları sormaktan giderek alıkoyuyor gibi gözükebilir. Çözüm üretmek mi? Özne olmak mı? Bir şeyler mi değişecekmiş? Değil ki yerinden kalkmaya ve bir şeyler yapmaya, sorgulamaya ve üzerine düşünmeye dahi takatiniz olmayabilir. Anlaşılabilir, değişebilir ve dönüşebilir durumlardır bunlar. Peki, nereye doğru olacak bu değişim ve dönüşüm? Umuda doğru, başka bir yaşamı kurmaya doğru ise işte biz buradayız!
Fakat sorunların sebebi olan hem patriyarka hem de kapitalizm işte tam karşımızda duruyor! Böyle söyleyince düşmanlar ne kadar net gözüküyor değil mi? Yüzyıllarca birbirine erkek kardeş olmuş, biri zayıflarken diğerine koltuk değneği olmuş ikili bir sistemden bahsediyoruz ve bu ikili sistemin yürütücüleri, bundan çıkar sağlayanlar var. Öyle iç içe bir sistem ki kürtaj hakkımızı konuşurken özel hastanelerin çıkarını da konuşuyoruz, kadın cinayetlerini önlemeye çalışırken erkek-devlet işbirliği ile de mücadele ediyoruz, daha çok erkeklerin sahip olduğu güvenceli ve tam zamanlı işlere ulaşmak için örgütlenirken bir yandan sınıfın içinden kadın düşmanları ile de çarpışıyoruz.
Kadınlara düşmanlık edenleri, sömürenleri, ezenleri koltuk değnekleriyle dövmenin zamanı gelmedi mi?
Kadın Yoksulluğuyla Mücadele
Enflasyon, işsizlik, yoksulluk gerçekleri ülke tarihinde en yüksek oranlarıyla karşımızda. DİSK-AR’ın 30 Haziran’da yayınladığı 2026 Haziran-2 İşsizliğin Görünümü Raporu’na göre geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 31, geniş tanımlı işsiz sayısı 12 milyon 627 bin! Geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 40,8! Geçen yıla göre yüzde 2,5 artmış durumda. Temmuz Sendikal Haklar Raporu’na göre ise 2026’da kadın sendikalaşma oranı giderek düşüyor. Kadınlarda resmi sendikalaşma oranı yüzde 11.2 iken, fiili sendikalaşma oranı yüzde 9.6’ya kadar geriliyor. Burada tabii ki toplumsal cinsiyet eşitsizliği devreye giriyor ve erkek egemen istihdam ve iş piyasası gerçekliği kadınların işçi örgütlenmesinde yer alamamasına neden oluyor.. Kadınların sendikalaşması dışarıda sınıf mücadelesinin güçlenmesi demekken evde; ev-bakım emeği kıskacından, erkeklerin ekonomik ve psikolojik baskısından da çıkmak demek oluyor. Bu yüzden kadınlar örgütlendikçe hem patriyarka hem de kapitalizm altında ikili bir baskı ile karşı karşıya kalıyorlar. Kadınlar; örgütlenme içinde yer aldıkça bu baskının kaynakları olan patriyarka ve kapitalizm iş birliğini fark ediyor, kopuşmak için hayatlarında bilinçlenmeye ve güçlenmeye başlıyor. Ama aynı ikili sistem bu sefer de başka bir iş birliği kurarak kadınları örgütlü yaşamdan, kolektif bilinçten koparmak için yeni baskı biçimleriyle geri adım atmaya zorluyor. Ya patron seni işten atarım diyor ya da erkek özel alanda türlü şiddet biçimlerine başvuruyor. Aile Yılı politikaları kapsamında müjdelenen kadın iş istihdam alanlarının esnek, güvencesiz ve sigortasız olduğu burada da bir kere daha ortaya çıkıyor. Patron-devlet iş birliği ile işten atılma tehdidiyle karşı karşıya kalan kadınlar ya sendikalı olmuyor ya da haklarını aradıkları zaman mobbing ile karşı karşıya kalıyor.
Gıda enflasyonunda %35-40 ile Avrupa birincisi olmayı başaran bir ülkede yaşıyoruz. Halkın en temel insani geçim araçlarına dahi ulaşamadığı bir dönemde zengin burjuva sınıfının, yani bizi yönetenlerin, utanma duygusunun olmasını bekleyecek değiliz. Aksine hukuk artık askıya alınmışsa, adalet kadınların yoksulluk nafakasını ellerinden alacak şekilde erkekliğini ortaya koyuyorsa, kadınlara “Eve dönün, bize sömüreceğimiz ucuz işçi doğurun!” diyorlarsa örgütlenmekten başka geriye ne kalır?
Evde, özel hayatımızda patrondan çok patroncu olan erkekler de olacaktır. Ama patron da değiller, işveren de değiller. Peki, nedir bu erkeklerin işine gelen diye sorduğumuzda “karşılıksız ev ve bakım emeğimiz”in aklımıza gelmesi gerekiyor. İşte tam da burada, yüzyıllardır aralarında kurulan o erkek kardeşliklerini, ittifaklarını ve ayrıca yukarıda bahsettiğimiz koltuk değneklerini ele geçirmenin önemini hatırlamamız lazım. Kadınlar proleterin de proleteri. Kadınlar toplumun en yoksulları. Buna sebep sadece kapitalistler değil, ayrıca patriyarkanın öz evlatları: erkekler!
Kadınlar; patriyarka ve kapitalizmin ittifakını en sert biçimiyle hayatlarının her yerinde hissediyor, yaşıyor. Fakat kadınlar ve erkekler arasındaki çıkar çatışmasını perçinleyen bu toplumsal sistem kendisini ilk olarak özel alanda ortaya çıkarıyor desek yanlış olmayacaktır. Evi kim temizleyecek, yemeği kim yapacak, çocuk ve yaşlı bakımı kimin sırtında? 2023 Ekim ayında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)‘nun Uluslararası Bakım ve Destek Günü vesilesiyle yayınladığı rapor, dünya çapında tahmini 748 milyon insanın ücretsiz bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında yer aldığını ve bunun 708 milyonunu kadınların oluşturduğunu ortaya koydu. 2024 işgücüne katılım raporuna göre ise Türkiye’de kadınların %58.8’i, erkeklerin yalnızca %0.4’ü bakım emeği yüzünden istihdam dışında. Dünya genelinde 2018 yılına göre 2024’te neredeyse 102 milyondan fazla kadın bakım emeğinden kaynaklı istihdam dışına itilmiş. Peki, bu 8 yılda neler oldu? 102 milyon kadın “Biz de bu dünya kreşi ve bakım evinde ücretsiz, güvencesiz, sigortasız çalışmak istiyoruz” mu dedi? 708 milyon kadın, dünyaya sadece bakım emeği için geldiğini söyleyen yeni bir dinin mensupları da haberimiz mi yok? Ki gerçekten sadece kadınlardan oluşan böyle bir din olsa dünyanın en büyük beşinci nüfusuna sahip dini olurdu ve ayrıca yılda en az 10,8 trilyon dolarlık ücretlendirilmeyen emekleri ile küresel ekonomiye, küresel teknoloji endüstrisinin 3 katından daha fazla bir katkı sunardı.
Bu benzetmelerimizin “başka bir yaşam mümkün” diyen biz sosyalist feministler için kabul edilemez olduğunu söylememize gerek yoktur. Ama görünmeyen, karşılıksız, ücretlendirilmeyen kadın emeğinin potansiyelini göstermek açısından en kritik dönemlerden birinde olduğumuzun da altını çizmek istiyoruz. Örgütlenme kampanyamızın yoksulluk nafakası ayağı tam olarak buraya oturuyor. Hem erkeklerin hem de devletin el ele vererek yürüttüğü nafaka hakkının gaspına dönük politikalar; kadınları sömürmeye, ezmeye, sindirmeye dönük hamlelerdir. Karşılıksız ev ve bakım emeğimizin hem tek tek erkeklere hem de bütünüyle sermayeye yaradığı bir gerçek. Erkeklere doğrudan, sermayeye dolaylı yarayan bu emek türü birbirlerine koltuk değnekleri oldukları en önemli yeri teşkil ediyor. Biz de koltuk değnekleriyle dövme planımızın ilkini buraya yerleştirebiliriz.
Anti-emperyalist Feminist Mücadele
Bir diğerini ise savaşa, emperyalist talana karşı durduğumuz anti-emperyalist cephede gerçekleştireceğiz. Savaşın yoksulluk, ölüm, göç, kadınlara dönük taciz ve tecavüzden başka bir şey getirmediğini hepimiz biliyoruz. Emperyalistler; Filistin’de, İran’da, Lübnan’da, Yemen’de, çevre komşularımızda ve bölgede yayılmak isterken bunun bir parçası olmayı düşünen iktidarın karşısına dikileceğiz. Patriyarkal kapitalizmin altı yüz yıllık tarihinde hem dünyada milyarder sayısının bu kadar arttığı hem de kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğilimin hızlandığı böyle bir dönem olmamıştır. Servetin bir avuç beyaz erkekte birikmesi yoğunlaşırken dünyanın geri kalan %90’ı sefalet içinde. Fakat kapitalizm kendini yiyen bir yılan misali; yapısal krizlerinden çıkamıyor, çıkamadıkça saldırganlaşıyor. Kâr oranlarındaki düşme eğilimi; kapitalistlerin yeni birikim alanları arayışına, yer altı ve üstü kaynaklarını talan etmelerine, ucuz iş gücü havzaları yaratmaya yönelmelerine sebep oluyor. Yoksa tacizci, tecavüzcü, Epsteincı Trump ve teknokrat avanesi İran’daki kadınların özgürleşmesine dair zerre demokrat değildir; demokrasi de zerre umurlarında değildir! Suriye’yi ele geçirip başına paraşütle getirdikleri IŞİD artığı cihadist Colani kadar kadın eşitlikçi bir lider isterler. Hatta Türkiye ve Irak büyükelçisi Tom Barrack kadar da ülkemize ve bölgeye dair hedeflerinde de gayet netlerdir: Monarşik yapılı “güçlü liderlik rejimleri”dir devam etmesi gereken. Ataerkil ailenin erkekleri oturup karar verir ya mirası nasıl cukkalayacaklarına, işte aynen öyle oturmuş bu emperyalistler de. Yalnız hesaba katmadıkları şey, evin uslanmaz kız çocukları! İnsanlık tarihinin tüm değerlerine, ürettiğimiz toplumsal servete konan bir avuç erkeğe bırakacak ne toprağımız ne de suyumuz var.
ABD-İsrail iş birlikçiliğine soyunan AKP-MHP koalisyonunun, devletin bekası adı altında en başta kendi saray rejimlerinin ve altını çizmek gerekir ki sermayenin devletinin bekasını kolladığı açıkça ortadadır. Kürt Özgürlük Hareketi ile bir buçuk yıldır yürütülen ve sonucunda Çerçeve Yasa olarak önümüze gelen sürecin en başta Kürt halkının ve tüm Türkiye’nin barış özlemi olmak üzere önemli bir kazanım olduğunun altını çizmek isteriz. Fakat dünyada ve özellikle bölgemizde , ekonomiden insan haklarına her alanda yürütülen politikalar, savaş tamtamlarının bölge halklarının aleyhine çaldığını gösteriyor. Barışa dönük her adımın tarihsel sorumluluğunu biz sosyalist feministler de üzerimize alıyoruz. Bu amaçla başka bir yaşamın mümkün olmasının ancak sınıfsız, sömürüsüz ve feminist bir hatta gerçekleşebileceğini tekrar hatırlatmak isteriz. Patriyarkal kapitalizmin krizlerini aşmak için girişilen bu savaşların kadınları yoksullaştırdığı ve kadınların bedenine dönük özel savaş politikaları ile bağlantılı olduğu ortadadır. Anti-emperyalist feminist mücadele her zamankinden daha elzemdir. 31 Ekim’de Adana’da gerçekleştireceğimiz “Emperyalist Savaşa Karşı Enternasyonal Feminist Mücadele Arayışları” başlıklı enternasyonal sempozyum, kuruluşumuzdan bu yana yürüttüğümüz anti-emperyalist politikalarımızın yeni bir durağı olacaktır. Ayrıca kadın dayanışmasının sınırları aşan gücüne katkıda bulunmak ve yerel politikalarda yürüteceğimiz diğer sorun alanlarıyla emperyalizmin bağını kurmak bu dönemin olmazsa olmazlarındandır. Yanı başımız savaş alanıdır ve kadınlar sadece barışın vicdani yükünü taşımaya sıkıştırılamayacak kadar devrimci ve iradi öznelerdir.
Erkek Şiddetine, Kadın Cinayetlerine Karşı Mücadele
Kadınların kadın oldukları için öldürülmediği bir yaşam mümkün değil mi? Erkek şiddetinin olmadığı bir yaşam mümkün değil mi? Kadın erkek eşitliği için bir gün daha kaybetmeye tahammülünüz var mı?
Kadınlar; erkek şiddetini sadece bireysel olarak değil, başlarına hiç gelmemişse bile hemcinsleriyle paylaştıkları tarihsel toplumsal hafızadan kaynaklı da yaşıyorlar, hissediyorlar. Hiçbir kadın, bir kadın cinayeti haberini görüp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edemiyor. Çünkü orada şu mesajı tüm kadınlar olarak alıyoruz: Erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurma yöntemi olarak uyguladığı şiddet, bu tahakküm kurulamadığı zaman kadın cinayetine dönüşüyor. Islah edilmeyen, yola gelmeyen, laf anlamayan kadınlar bunlar. Yani aslında hepimiziz! Eğer erkeklerle, erkeklikle, ataerkiyle uzlaşmadığınız en az bir konu varsa siz de bu kalabalığa dahilsiniz demektir.
AKP, kadın haklarına dönük saldırılarını 24 yıl boyunca adım adım hayata geçirdi. Erkek şiddetinin ve kadın cinayetlerinin önlenmemesini bu saldırılardan bağımsız görmüyoruz. Kadınları anne, bakıcı, evin dişi kuşundan başka hiçbir şekilde görmek istemeyen AKP için boşanmak isteyen kadın da sorundur; güvenceli, sigortalı iş arayan kadın da. İtaat et, rahat et diyen bir zihniyetten bahsediyoruz. Erkeğe itaat et, babaya itaat et, AKP’ye itaat et. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz tahakküm kuramadıkları zaman artan erkek şiddetinin politik ve ideolojik hattını AKP tutuyor diyebiliriz. Kadınlar yeni bir rejimin inşasında makbul kadın olmalı, ucuz emek gücü olmalı ve bir sürü çocuk doğurmalı. Yeni bir rejim dedikleri ve cumhuriyetin ikinci yüzyılına hesaplaşmalarla gidilen bu süreçte, kadın kurtuluş mücadelesi ile de hesaplaşmak istedikleri aşikâr. Kadın hareketinin evlerden fabrikalara her yerde yürüttüğü mücadele kendilerine engel. Kadınların “özgürce, güvende, güvenceli yaşamak istiyoruz” talebi, erkek egemen iktidarları için tehlike. İşte aslında bu kadar açık. Yine yukarıda bahsettiğimiz erkek kardeşliğinde AKP-MHP koalisyonunun çıkarlarına da çomak sokmak zorundayız. İktidarların ve sermaye sınıfının işine yaradığı sürece “değerli” olan biz kadınlar, her gün en az üç kızkardeşimizi aramızda göremiyorsak, her gün sokakta arkamızı kollayarak yürüyorsak, her an sosyal medyada erkek şiddetinin türlü biçimlerine maruz kalıyorsak bu yaşamı sorgulamak hakkımızdır. Başka bir yaşamı bize altın tepsilerde vermeyecekler ve harekete geçmenin tam zamanı!
Tek başına özgürleşmenin bize dayatılan bir illüzyon olduğunu hatırlamamız lazım. Erkek şiddeti o yalnızlıkları, bireycilikleri buluyor ve oraya doğru daha hızlı yöneliyor. Yan yana gelen her kadın grubu, hareketi, topluluğu erkeklerin ittifakını korkutuyor. Kadınların birbirini anladığı, hissettiği yerde ise henüz aktifleşmemiş bir sorumluluk ortaya çıkıyor. Bir şiddete tanık olduğumuzda ya da buna giden en ufak bir sinyali aldığımızda daha hızlıca aktif sorumluluk almaya geçebiliyoruz. Fakat hiç tanımadığımız bir kadın için, dünyanın kilometrelerce uzağındaki bir kadın için bu sorumluluğu nasıl hissederiz ve nasıl aksiyona geçeriz? Patriyarkanın ulusal ya da yerel bir sistem değil, küresel bir sistem olduğunu bilerek başlayabiliriz. Binlerce yıllık, yapısal, bütünlüklü; tarihsel ve toplumsal olarak bir çok alana nüfuz etmiş bir sistemden bahsediyoruz. Damarlara enjekte edilen zehrin vücuda yayılışını gözünüzün önüne getirin. Toplumun kılcal damarlarına kadar ulaşmış bir zehir ve bizler de bu toplumun bir parçasıyız.
Mor Dayanışma “Nasıl harekete geçeriz?” sorusuna yıllardır mahallelerde, ilçelerde kurduğu kadın meclisleri ve dayanışma ağları ile örgütlenme pratiği açısından kolektif cevap veriyor. Toplumun en kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş bu zehrin en büyük panzehirinin örgütlü kadın mücadelesi olduğunu biliyoruz. Örgütlenme kampanyamızın üçüncü ayağını oluşturan erkek şiddetine karşı mücadele en hayati ve en acil mücadelemizdir. Bu yüzden hukuk komisyonlarımıza, psiko-sosyal destek komisyonlarımıza katılmanız; ilçe, mahalle meclislerimize güç vermeniz, işin bir ucundan da tutmanız demek olacaktır. Hepimizin elinden gelen bir şey var ve kadınların ortak aklı başka bir yaşamı mümkün kılacaktır.
Kadın cinayetlerinin, erkek şiddetinin, beden ve emek sömürüsünün olmadığı bir yaşam mümkün. Patriyarkal kapitalist sistemin saldırıları sürekli derinleşiyor ve sertleşiyor. Bu yüzden kampanyamızın üç ayağını birbiriyle iç içe geçen ve kesintisiz bir mücadele ihtiyacıyla ilerleteceğiz:
- Kadın yoksulluğu ile mücadele
- Anti-emperyalist bir feminizm
- Erkek şiddeti ile mücadele.
Kadın hareketinin, feminist hareketin, toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni olarak soyut bir bilinmezliğe değil, günün acil ihtiyaçlarına cevaben sürekli bir mücadelenin içerisinden geçerek olasılıkları mümkün kılacağız. Tüm kadınları örgütlü sosyalist feminist mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz. Manifestomuzda kendinizi ait hissettiğiniz en az bir dertte ortaklaşıyorsak yeriniz hazır demektir.
Yaşasın Kadın Dayanışması!
Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!






