Vardık, Varız, Var Olacağız!



Vardık, Varız, Var Olacağız! - pride

📷 Angela Weiss / AFP via Getty Images

Haziran ayının yarısını geride bırakmışken günden güne artan baskı ve şiddet ortamında, hedeflerden biri olan LGBTİ+ hareketine dair konuşmadan geçmek, sessiz kalmak, var olan sistemle uyumlanmak demek oluyor. Bu yazı pek çok kişiyi rahatsız edebilir, bize öğretilen “kutsallara” çarpmamıza sebep olabilir veyahut açılan ufak gediklerden sızarak bu konunun niçin çok önemli olduğunu anlatabilmemize yardımcı olabilir.

Her sabah uyandığımızda “Acaba bugün ülkede neler oldu? Hangi hukuksuz kararla karşılaşacağız? Bugün toplumsal muhalefetin içinden kimler işkenceyle, ev baskınları ile gözaltına alınacak?” diye sorar olduk. Kendi meşruiyetini sağlayamadıkça haksızlığın ve hukuksuzluğun karşısında duran herkesi hedef alan iktidar, kurumsallaştırmaya çalıştığı faşizmi günden güne büyütüyor.

Peki neden? Biz neden yaşıyoruz bunları? Cevabını birlikte bulalım.

2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesiyle beraber AKP-MHP iktidarı, kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik düşmanlaştırma politikalarının hızını artırdı.Özellikle kadınların doğum yapması ve çocuk sayısı gibi konularda kadın bedeni ve nüfus odaklı bir program uygulanmakta. Geçtiğimiz Nisan ayında Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Göktaş ve Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan kadınların iş mi, aile mi ikilemine zorlanmadığı; her ikisini birden yapabilecekleri politikalar geliştirdiklerini vurguladılar.1 Yani bu demek oluyor ki kadın hem ücretli işte sömürülecek hem de ev içinde görünmeyen emeği ile ikinci kez sömürülecek. İktidar da ev içindeki bütün bakım yükünü kadınlara yıkarak hem bakım emeğini kamusallaştırma yükümlülüğünden kurtulacak hem de patriyarkal düzenin devam etmesinin garantörü olacak. Ayrıca kadınları da evlerin içine hapsederek kendi iktidarını istediği gibi dizayn edecek. Çünkü kapitalizm kâr krizi içerisinde. Çünkü ucuz iş gücüne ihtiyaç var. Çünkü dünyaya yayılan savaş için asker ihtiyacı var. Çünkü kadınlar evlere hapsolup görünmeyen emekleri üzerinden daha fazla sömürüldüklerinde patriyarkaya sırtını yaslayanlar oturduğu koltuktan kalkmayacak. Patriyarkal kapitalizmin hedef tahtasına koyduğu bir diğer kesim de LGBTİ+’lar. Burada asıl baskıyı kuran, kimlikleri ve yönelimleri ‘kutsal aile’ kalıplarına uymadığı için LGBTİ+’ları doğrudan düşmanlaştıran patriyarkal sistemin kendisidir. Çünkü patriyarka; zorunlu heteroseksüelliği  toplumsal hayatın tamamına dayatarak kendi mutlak eril tahakkümünü korur. Bunu yaparken de kendi konumunu tehdit eden her kimliği yalnızlaştırır, dışlar ve damgalar. Kapitalizm ise patriyarkanın ürettiği bu toplumsal dışlanmayı ve korumasızlığı bir sömürü fırsatına dönüştürür. İstihdamdan, yasal güvencelerden ve kamusal alandan mahrum bırakılan LGBTİ+’lar; sermaye düzeni için en ağır sömürü koşullarına açık, merdiven altı sektörlerde çalışmaya zorlanan, güvencesiz ve ucuz iş gücü rezervi haline getirilir. Patriyarkal kapitalizm kadınların hayatını, bedenini ve emeğini tüm gücüyle sömürürken aynı biçimiyle LGBTİ+’ların varoluşuna da savaş açmış durumda. Bu savaşın somut örneklerini her gün kültür sanat alanında ve sokakta çok net görüyoruz. Mabel Matiz’in klibinin sansürlenmesinden ve hedef gösterilmesinden tutun da devlet destekli nefret mitinglerinde o devasa fil görselleriyle LGBTİ+’ları toplumu yiyip bitiren bir canavar gibi resmeden o kirli propagandalara kadar her şey bu savaşın birer aparatıdır. Erkek egemen sistem, kendi kutsal normlarına uymayan sanatı da varoluşu da sansürle, kurumsal nefretle ve kuşatmayla terbiye etmeye çalışıyor. Tam da bu yüzden iktidar, yönetemediği ekonomik çöküşün üstünü örtmek ve erkek egemenliğini kutsal aile yalanıyla tahkim etmek için en kolay hedef gördüğü bedenlerimize, kimliklerimize ve haklarımıza saldırıyor. 

Tüm bunlar olurken nefret cinayetleri artıyor, LGBTİ+ intiharları çoğalıyor; güvencesiz hayatlara ve güvencesiz çalışma koşullarına zorlanıyoruz. Çözüm ise alanların öz mücadelesinde saklı. Burada bahsettiğim ‘alanların öz mücadelesi’, kimliklerin sadece yan yana dizildiği, her ezilme biçiminin yapısal bütünden kopartılarak kendi içine hapsedildiği liberal bir kesişimsellik tasavvuru değil. Aksine LGBTİ+’ların kendi özgün sözlerini ve örgütlülüklerini üretmesi ve eş zamanlı olarak, yaşadığımız sınıfsal sömürüye karşı anti-kapitalist bir mücadeleyi komünist bir özne, yapı ile buluşturma hedefidir. Sadece kendiliğinden bir hareket olarak değil; hedefli, programlı bir ilerleyişten bahsediyorum. Çünkü biliyoruz ki, egemenlerin bu faşizan kuşatmasını kırabilmenin ve ataerkinin kökünü kazıyabilmenin yolu, mücadeleyi sadece fon kapılarına hapseden, sokaktan koparan liberal yaklaşımlardan geçmiyor. Erkek egemen kapitalist sistemi sarsacak tek şey, ezilenlerin kendi örgütlü gücüyle sokakta kuracağı o barikattır. 

Gezi direnişinin 13. yıldönümünü geçmişte bıraktığımız bu günlerde, anti-kapitalist mücadele alanlarının ancak sistemi bütünlüklü olarak hedef aldığı ve buna uygun şekilde örgütlendiği takdirde başarıya ulaşma şansının olduğunu tekrar söylemiş olalım.

Neden Queer Teori Değil?

Eğer amacımız erkek egemenliğinden ve sömürü düzeninden kurtulmuş; eşit, özgür ve sömürüsüz bir dünya yaratmaksa bu kurtuluşu hangi hattın sağlayacağı meselesine odaklanmamız gerekiyor.

Queer teori; iktidarın söylem, dil, eğitim ve siyaset gibi bütün kurumlara yayıldığını savunarak sabit kimlik kategorilerine şüpheyle yaklaşır. Cinsiyet kimliklerinin de iktidar tarafından inşa edildiğini söyleyerek tüm kimlikleri istikrarsızlaştırmayı hedefler.Kuşkusuz, sömürünün hayatın her alanına yayıldığı gerçeği ortadadır. Ancak bu farklılıkları kabul etmek mücadeleyi parçalı bir kimlik siyasetine hapsetmeyi gerektirmez. Elbette toplumsal cinsiyet rolleri tarihsel ve toplumsal olarak inşa edilir; ancak ezilen öznelerin tamamen silikleşmesi, mücadelenin zemininin kayganlaşması anlamına gelir. Böyle bir durumda özne; bedeninin ve emeğinin kim tarafından sömürüldüğü ve hangi tarihsel, toplumsal ve maddi olarak kurucu olan bir sisteme karşı mücadele edeceği gerçekliğinden kopar. Özneyi istikrarsızlaştırmak, tersinden erkeklik pratiklerini de sadece söylem düzeyinde istikrarsızlaştırmak demektir. Oysa yaşamın kendisinde bu pratikler, söylemsel olarak sarsılmakla yok olup gitmediği gibi her geçen gün daha da artmaktadır. Dolayısıyla performatif bir mücadeledense somut durumun yakıcılığını kabullenip tahlili ve pratikleri de bu yakıcılık üzerinden inşa etmemiz gerekir. Bizim tahayyül ettiğimiz dünya; biraz daha iyi yaşadığımız ama kapitalizmin bizi sömürmeye devam ettiği bir dünya değil; patriyarkal kapitalist sistemi yıktığımız ve kadınların, çocukların, LGBTİ+’ların, işçilerin eşit ve sömürüsüz bir şekilde birlikte yaşayacağı bir dünyadır.

Pride Bizim İçin Ne Demek?

Zannediyorum ki her 25 Kasım’da, her 8 Mart’ta ve her Pride’da, tarihsel olarak bugünlere niçin ihtiyaç duyduğumuz unutuluyor. Her geçen yıl, festivalleşen mücadele günlerine tanık oluyoruz. Elbette dans etmek de şarkı söylemek de isyanı nasıl yaşayacağımıza karar vermek de mücadeleye dahildir. Ancak zemin yalnızca kutlamaya ve eğlenceye döndüğünde; direnişin politik hedefleri, örgütlü gücü ve sistem karşısında nicel-nitel bir güç dayatmasının önemi geri planda kalmış oluyor. 

25 Kasım ve 8 Mart’ta olduğu gibi, Pride’ın da kökeni bir festival ya da kutlamaya dayanmıyor. 1960’ların sonunda eşcinselliğin suç, hastalık ve “ahlaksızlık” olarak kabul edildiği New York’ta Stonewall İsyanı’nı hatırlayarak Pride’ı karşılamak büyük önem taşıyor. Çünkü bugün karşımıza çıkan bu mücadele, kapitalizm tarafından yontulmak ve sistemin istediği biçime getirilmek isteniyor. LGBTİ+ varoluşunu vitrin olarak kullanıp milyonlar kazanan giyim firmaları, konu LGBTİ+’ların güvenceli ve eşit bir şekilde istihdam edilmesi olduğunda kulaklarını tıkar. Çünkü kapitalist sistemin kar maksimizasyonu haricinde derdi yoktur ve ne LGBTİ+’ların yaşamı umurlarındadır ne de çalıştırdıkları işçiler. Ancak unutulmamalıdır ki sömürü düzenine karşı mücadele eden kadınlar, feministler olarak kurtarılmayı beklemiyoruz; kendi politik hattımızda, kendi mücadelemizi kendimiz örüyoruz.

İşte tam da buradan hareketle; Pride’ı selamlarken ne kimlikleri ve ezilmişlikleri silikleştiren teorilerin ne de biyolojik indirgemecilik yaparak beyanları görmezden gelen çizgilerin yanındayız. LGBTİ+’ların patriyarkal kapitalizme karşı özgün mücadelesini selamlayarak “Vardık, varız, var olacağız!” diyor ve Haziran’ı karşılıyoruz. Nefrete inat, yaşasın hayat!

  1. El Yazmaları, “Bakanlıklar Çalışıyor: Kadınlar Evlere Daha da Bağlı, İşler Daha da Güvencesiz Olacak,” El Yazmaları, 1 Nisan 2026. ↩︎


TR