Zeynep Dilan Süren ve Dilan Çiçek Deniz’in yapımcılığını üstlendiği, son dönemin en çok ses getiren kısa filmi Dilan Hakkında Konuşmalıyız üzerine bolca yazıldı çizildi, birçok kişinin izleme listelerinde yerini aldı ve bir dönem onsuz bir festival neredeyse yoktu. 30 yaşına yaklaşmış olan bir gencin, Dilan’ın ‘potansiyelini’ gerçekleştirememe hikayesi neden bu kadar dikkatimizi çekti? Yönetmen Umut Şilan Oğurlu bütün samimiyetiyle kamerayı hayallerini gerçekleştiremeyen, bu gücü kendinde bulamayan Dilan’a çevirdi ve sordu: Dilan, sence senin sorunun ne?
Dilan film boyunca neden ve nereye sıkıştığını bulmaya çalışıyor. Annesiyle beraber çocukluğuna iniyor, ilkokul öğretmenine gidiyor, emlak ofisinde çalıştığı dayısından Dilan’ı dinliyoruz, arkadaşlarıyla ve kendiyle olan sohbetlerine tanıklık ediyoruz. Geçmişten bugüne ve kendine bir yolculukla hepimiz “Dilan neyi neden yapamıyor?” sorusunun cevabını arıyoruz. Öyle ki, Dilan doktorlara bile giderek “ Ben üretemiyorum, ey bilim insanları, nedir benim sorunum?” diyor. Yapılan tetkikler sonucunda, üretememesinin önünde ne fizyolojik ne de psikolojik bir sebep bulunamıyor. Aslında sebep çok açık ama bir o kadar da üstü kapalı, TOPLUMSAL.
Uzunca bir dönemin yakıcı gerçeklerinden sadece biri olan işsizlik ve geleceksizlik sorununa mizahi bir perdeden bakıyor Dilan Hakkında Konuşmalıyız ve filmin ismi bile ilgimizi çekmeyi başarıyor. Evet, konuşmalıyız; hayal kuramayan gençler üzerine konuşmalıyız, işsizlik üzerine konuşmalıyız, geleceksizlik üzerine konuşmalıyız, bizi heyecanlandıran şeylerin peşinden koşacak enerjimiz olmamasına, tükenmiş olmamıza dair konuşmalıyız. Her sorunu kendimizde arama sorunumuz üzerine konuşmalıyız; bunların hepsinin toplumsal boyutu ve nedenleri üzerine konuşmalıyız!
İki yıl önce sinema bölümünden mezun olmuş, gelecek kaygısı olan bir genç olarak, Dilan’ın filmde de dile getirdiği, kafanda yazıp çekip gerçekte sanki yerinde sayıyormuş gibi, seni tutan görünmez bir el varmış gibi hissetmenin ne demek olduğunu birçok genç gibi ben de çok iyi anladım. Ama aslında o el sandığımızdan daha da görünür ve sadece ne Dilan’ı ne de beni tutuyor. Bundan yıllar önce üniversite tercihlerimi yaparken babama sinema bölümünü seçeceğimi söylediğimde çok şaşırmıştı ve “Ben de hayallerinin peşinden koş isterim ama biz zengin değiliz, para kazanacak bir işin olmalı” demişti. Muhtemelen herhangi bir sanat alanında tercih yapmak isteyen ve maddi olanakları sınırlı birçok gencin karşılaştığı gibi. Şimdilerde düşünüyorum da, aslında babam çok gerçek bir şeyden bahsetmişti; sınıfsal bir farklılıktan söz etmişti! Hayal kurabilmen için, sanat yapabilmen için, düşünmek için, üretmek için başka bir sınıfta olman gerekiyor, ama biz o sınıfta değiliz; ekonomik gücümüz yok. Bu ülkede ve bu kapitalist sistemde emek gücün dışında satacak hiçbir şeyin yoksa, hayal kuracak imkânın da yok demişti, belki o da farkında olmadan. Çünkü bizim maalesef ki yapmaya çalıştığımız başlıca ve en temel şey hayatta kalmak. Bunun yanında şanslıysak ve birkaç kitap okuyup iki üç yazı yazacak kafayı toplayabiliyorsak ne âlâ. Dilan yaklaşık 30 yaşında olmasına rağmen hâlâ annesiyle yaşıyor ve para için dayısının emlak ofisinde çalışıyor. Yani Türkiye’deki birçok genç gibi o da ekonomik pek çok sorunla boğuşuyor, her gün farklı bir gündeme uyandığımız, barınma krizimizi dahi çözemediğimiz, en temel ihtiyaçlarımızdan mahrum olduğumuz, düşünce özgürlüğümüzden dahi bahsedemediğimiz, yaşam hakkımızın bile her an elimizden alınabileceği bir ülkede üretmekten ve gelecekten nasıl söz edeceğiz sahiden?
Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 32 bin 553 lira olduğu, yoksulluk sınırının ise 106 bin 942 lira olduğu memleketimizde, asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş ile açlık sınırının altında1. Konut kiralarından bahsetmiyorum bile; en iyi ihtimalle aldığımız ücretin 3’te 2’sini kiraya veriyoruz. Faturalar, mutfak masrafları derken temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için dahi kendimizi borç bataklığında buluveriyoruz. Sinemaya, tiyatroya gidebilirsek kendimizi şanslı ilan ediyoruz.
Bunun yanında, DİSK/GENEL İş Emek Araştırma Dairesi’nin Mart 2026 verilerine göre, geniş tanımlı işsizlik kapsamında her 10 gençten yaklaşık 4’ü işsizlik kıskacında, kadınlarda geniş tanımlı işsizlik oranı (%39,5) erkeklerin (%23,4) neredeyse iki katına ulaşıyor. Yükseköğretim mezunu her dört gençten biri ise işgücü piyasasının dışında kalmaya devam ediyor2.
Ve bu raporda olmayan ama haberlerden çokça takip ettiğimiz, çevremizde de şahit olduğumuz uyuşturucu kullanımının ve intihar vakalarının gençler arasında çokça arttığı bir gerçeklik söz konusu. BUNLARIN HEPSİ POLİTİK. Çünkü gençler kendilerini ifade edebilecek alan bulamıyorlar, kendileri olarak mutlu bir hayat süremiyorlar, YAŞAYAMIYORLAR.
Bugün yiyemediğimiz yemekten, ödeyemediğimiz kiraya, kafede içemediğimiz çaydan, gidemediğimiz tiyatroya, çıkamadığımız tatile kadar her şey politik! Çekemediğimiz filmler ve üretemememiz de öyle!
Peki bunların dışında nasıl bir ortamda üretmekten bahsediyoruz, biraz da ondan söz edelim.
Hadi oldu ki, bütün bu somut gerçekliklerden sağ çıktık, inat ve iradeyle sanatsal üretimin bir parçası olmaya karar verdik. Bizi neler bekliyor? Belli kanalların, yapımcıların, kişilerin elinde tuttuğu tekelleşmiş bir yapı. Şayet oldu da iş bulabildin, uzun çalışma saatleri, belirsiz repolar, olması gerekenin altında kaşeler ve mobbing. Oldu ki siz bağımsız bir film çekmek istediniz, fonların yetersizliği, e bu sebeple bütçe yetersizliği… Hadi bir şekilde çektik filmi, şimdi de bu filmleri nerede göstereceğiz stresi… Festivallere yolladın, belediyelerle anlaştın, açık havada göstereyim dedin… Bu sefer de daha yolculuğa çıkarken veya çıktıktan sonra yaşayabileceğin sansür gerçekliği.
İlgilenenler, Susma Platformu’nun sansür ve otosansüre dair yıllardır düzenli oluşturduğu raporlara bakabilirler3. İktidar eliyle, onun yaydığı zihniyetle ve küresel düzeyde yükselen sağ muhafazakâr, faşist dalgayla gelinen son noktada sanat alanının en önde konularından biri de otosansür/sansür konusu zaten. Varoluşumuzu bile yasaklamaya çalışanların, üretimlerimizi engellemeye çalışmasına şaşırmıyoruz di mi?
Şaşırmıyoruz ve direniyoruz. Birçoğumuzun zaten bildiği, halihazırda yaşadığı olumsuzluklardan bolca söz ettik. Peki ya umut derseniz… İşte orada devreye mücadele giriyor. Bunca baskı ortamına, yasaklara ve imkansızlıklara rağmen üretmeye devam ediyoruz, işte bu umudun ta kendisi. Yola devam etmek, pes etmemek, vazgeçmemek! Kendi gücümüzün farkına vararak, var gücümüzle sistem ve iktidar tarafından sıkıştırıldığımız ablukayı dağıtmaya çalışmak!
Bu yazıyı yazmamıza vesile olan, bize genç işsizlik, geleceksizlik ve üretememe konularına dair düşünme, konuşma olanağı sağlayan “Dilan Hakkında Konuşmalıyız” film ekibi de, ortam böyleyse, o zaman biz de bu film ve üretim işlerine karışmayalım demediler, ürettiler! Sözlerini söylemenin bir yolunu buldular ve ne de iyi ettiler.
Filmin sonunda Dilan, “Sanki zihnim bir hapishane, anahtarlar elimde ama kilidi açamıyorum” diyor. Çözüm bizim elimizde, zihnimize vurulmaya çalışılan parmaklıklara inat, o kilidi açalım ve yola devam edelim…
- Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM). Açlık ve Yoksulluk Sınırı Mart 2026 Dönem Raporu. ↩︎
- DİSK-AR. “İşsizliğin Görünümü (Mart 2026).” Araştırma Bülteni, Mart 2026. ↩︎
- Susma Platformu. “Yayınlar.” ↩︎






