19 Mart siyasi darbesinin 1. yılı dolayısıyla Kampüs Cadıları; genç kadınların izlenimlerini, örgütlü mücadele ile nasıl güçlendiklerini yazdılar. İyi okumalar.
Seda
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının kanunsuz bir şekilde iptal edilmesinden sonra, gözaltına alınıp ertesi gün tutuklanmasıyla başlayan 19 Mart süreci sadece İstanbul ile sınırlı kalmadı, Türkiye’nin farklı illerine de yayıldı.
AKP-MHP iktidarının halkın iradesini hiçe sayarak sadece İBB’ye değil; ayrıca yıllardır okullarımıza, üniversite kulüplerimize de atadığı kayyumlara karşı mücadele etmek için ses verdiğimiz Saraçhane eylemlerinde, sokakta olmaktan nöbette görev almaya kadar birçok alanda genç kadınların ne kadar aktif mücadele ettiğine şahit olduk.
Halkın seçme ve seçilme hakkının yok sayılması, aslında kadınların yıllardır mücadeleyle kazandığı kazanımlara da bir darbe oldu. Çünkü seçilmiş temsilcilerin yerine kayyum atamak, sadece demokrasiye değil, kadınların siyasette var olma çabasına da bir darbedir.
Kadınların seçme ve seçilme hakkı, sadece sandık başına gitmekten ya da aday olmaktan ibaret değildir; kamusal alanda görünmek, sözünü söylemek, karar süreçlerinde yer almak demektir. Bu haklara sahip çıkmak için sokaklara dökülen kadınların gözaltına alınması, işkenceye ve çıplak aramaya maruz bırakılması tam da bunların gasp edildiğinin kanıtıdır.
Aynı zamanda bu süreç, eğitim hakkına da büyük bir darbe vurdu. Üniversiteli genç kadınların en önde barikatları aşması, meydanlarda direnmesi, onların sadece öğrencilik değil; aynı zamanda özne olma mücadelesiydi. Çünkü kampüslerde artan baskılar ve soruşturmalar, her üniversiteye konuşlandırılan polislerin eylem ve ifade özgürlüğü hakkına dönük artan baskıları, KYK yurtlarından atma ve atma tehditleri kadınların eğitim yoluyla güçlenme imkânını ellerinden almaya çalıştıklarını gösteriyordu. Ama bu baskılar, kadınların geri adım atmasını değil; daha fazla örgütlenmesini sağladı.
Beyazıt’ta barikatları yıkan ve korku duvarını aşan sıra arkadaşlarımızın başlattığı ve Saraçhane’de, Haliç’te, Cevahir AVM’de süregelen eylemlerde, büyük bir kısmı gençlerden oluşan yüzlerce kişi ev baskınları, işkence ve çıplak aramayla gözaltına alındı.
Gözaltında ya da cezaevinde uygulanan çıplak arama, açıkça cinsel işkencedir. Cinsel işkence yapan kişinin üniforma giymesi, devlet adına hareket ettiğini öne sürmesi ya da “standart prosedür” olarak tanımlaması, bu hakikati asla değiştirmez. Yalnızca 19 Mart’tan bu yana değil; çok uzun zamandır gözaltında ve hapishanelerde işkenceyi, kötü muameleyi, ters kelepçeyi ve çıplak aramayı “rutin prosedür” diyerek normalleştirmeye çalışıyorlar. Oysa ters kelepçe, cinsel şiddet tehdidi ve çıplak arama bir “uygulama” değil; doğrudan insan hakları ihlalidir. Buna itiraz etmek, direnmek, tanık olduğumuzda müdahale etmek ve şikâyetçi olmak bizim hakkımızdır.
Toplumsal mücadele alanlarında kontrolsüzce söylenen cinsiyetçi küfürler, sadece öfkenin dışa vurumu değildir. Aynı zamanda kadınları, LGBTİ+’ları ve ezilenleri hedef alan; aşağılayan, değersizleştiren bir zihniyetin dildeki yansımasıdır. Bir yandan “eşitlik” ve “özgürlük” talep ederken öte yandan kadın bedeni üzerinden hakaret üretmek, aslında mevcut düzenin erkek egemen zihniyetini yeniden üretmekten başka bir şey değildir.
Hayatın her alanında karşımıza çıkan bu sözler, kalabalığın coşkusu arasında masumlaşmamalı, alanlarda müdahale ettiğimiz, dönüştürmeye çalıştığımız bu sözler normalleşmemelidir. Mücadelemiz, dayanışmamız küfürlerle değil; isyanla sonuç bulacaktır.
Meydanlarda yükselen ses, korku duvarlarını aşarak dayanışmayı büyüttü. Sloganlar, pankartlar ve dayanışma pratikleri eylemin yalnızca politik bir alan değil, aynı zamanda toplumsal bir yeniden inşa talebi olduğunu gösterdi.
19 Mart, demokrasi mücadelesinin bireysel değil, kolektif bir irade ile şekilleneceğinin kanıtıdır. Bu tarih, gençlerin umut arayışını ve kadınların güvenli bir yaşam talebini aynı zeminde buluşturmuştur. 19 Mart, bir kişinin değil, halkın demokrasi arayışının ortak sesi olarak hafızalara kazınmıştır.
“KADINLAR YÜKLENİYORUZ, HAYDİ, KORİDOR KORİDOR…”
Berken
Sanki yüreğim ağzıma geliyor, ben hem hiçbir şey yapamıyor hem de çok şey yapmış hissediyorum. Liseli genç bir kadın olarak daha fazla bağırmak, kız kardeşlerimin sesi kısıldığında onlara ses olmak istiyordum.
Başta bir kadın ve bir liseli olarak sistemin dayattığı birçok sorunu dile getirmek için bir alan açılmış mıydı, yoksa biz mi oradan aldığımız güçle alan açacaktık bilmiyorum ama bunun verdiği heyecan içimi kaplıyordu. Liselerde yaşadığımız taciz, akran zorbalığı, idare baskısı, yoksulluğun getirdiği ezilmişlik gibi konular artık dillendirilebilecekti. İktidarın faşizmi daha da büyüttüğü sıralarda 19 Mart’ın ardından liselerimizden öğretmenlerimiz tasfiye edildi. Kimi okullarda 35 öğretmen kimilerinde 22, 16… Bir nebze de olsa güvenebildiğimiz, bizlere sınırlı da olsa özneleşebileceğimiz bir alan açmaya çalışan çoğu solcu ve sendikalı hocalarımızın artık bize eğitim veremeyecek olması; yeni gelen hocaların yapabileceği kısıtlamaları, okul kültürünün kaybolma riski bizi bir şeyler yapmaya itti. Yaşadığımız öfke okul bahçelerinde oturma eylemlerine dönüştü; boykotlar yaptık, mezunlarımızla buluştuk.
Öncesinde kadın ve diğer kimliklerimden dolayı terörize edildiğim (çoğu erkekler tarafından yapılıyordu), zorbalandığım, görmezden gelindiğim okulumda artık eylemlerde oturacağımız zaman herkes bana bakıyor, kalacağımız zaman bana soruyordu. Bunun da bir yandan yaşattığı ben bir şeyler yapıyorum ve özneyim hissinden aldığım güçle her yeni güne bugün daha fazla ne yapabilirim sorusuyla başlıyorum. Çünkü biliyorum ki liseli bir kadın olarak mücadelem sadece kendim için değil, tüm kız kardeşlerim içindir.

Berdıl
19 Mart, yalnızca siyasetin kulislerinde değil, sokaklarda, meydanlarda, üniversite sıralarında yankılandı. Bu yankıyı en çok kadınlar büyüttü. Saraçhane’de kortejleri toparlayan, Ankara’da barikatların en önünde duran, üniversitelerde boykot kararlarını hayata geçiren, kampüs kampüs dolaşıp komiteleri kuran hep kadınlardı. Direnişin sesi, öfkesi, kararlılığı onların ellerinde büyüdü. Çünkü en ağır baskıyı, en keskin yoksulluğu, en yakıcı güvencesizliği yaşayan kadınlar için geri çekilmek bir seçenek değildi; yaşamanın kendisi mücadeleyle mümkündü.
Tam da bu nedenle, devletin cevabı en sert biçimde kadınlara yöneldi. Gözaltı araçlarında cinsiyetçi küfürlerle susturulmaya, nezarethanelerde çıplak aramalarla aşağılanmaya çalışıldılar. Devlet, göz göre göre kadınların bedenlerini hedef haline getirdi. Bu saldırılar kişisel değildi; bir bütün olarak kadınların politik kolektif özne oluşunu kırmayı, onları yıldırarak toplumsal direnişi zayıflatmayı amaçlıyordu. Çünkü kadınların iradesi kırılmadan bu ülkenin sokakları susturulamayacağını çok iyi biliyorlardı.
Ama unuttukları bir şey vardı: Korku kadınların öfkesini dindirmiyor. Kadınlar örgütlenerek güçleniyor ve korkuyu aşıyor. Her saldırı, örgütlü kadın mücadelesinin köklerinin daha da derinlere inmesini sağlıyor. 19 Mart’tan sonra kalabalık içinde birbirini bulan kadınların dayanışması, nezarethaneden çıkanın ertesi gün yeniden komitede, yeniden sokakta, yeniden yan yana oluşuyla görünür oldu. Sesler susturulamadı, tersine çoğaldı.
Bu yüzden 19 Mart yalnızca devletin baskısının değil, kadınların direncinin de tarihidir. En sert müdahale kadınlara yöneldiyse, en büyük korku da erkek egemen iktidarın kadınların özgürleşmesinden duyduğu korkudur. Ve o korkuyu görmek, kadınların en güçlü silahına, dayanışmaya ve mücadele azmine dönüşüyor.
Bugün çok açık: Bu ülkenin geleceği, meydanlarda omuz omuza yürüyen kadınların ellerindedir. Susmayan, korkmayan, geri adım atmayan kadınların ellerinde.






