Mor Dayanışma Kitap Kulübünden Notlar
12 Mart döneminin ve 60 kuşağının en özgün ve aslına bakarsak bir o kadar da naif isimlerinden biri Sevgi Soysal. Kuşağının diğer isimleri Adalet Ağaoğlu, Leyla Erbil, Tezer Özlü, Tomris Uyar, Sevim Burak, Pınar Kür, Füruzan ve Nezihe Meriç.
Bu yazarların hepsi, kadının birey olarak toplumdaki yerinin dönüşümünü ve bu dönüşümün ne denli sancılı olduğunu anlatmaya çalışmışlardır. Cumhuriyet döneminde yaratılan parlak, idealist düşüncelerle kadınlardan beklenti ise hem geleneksel normları koruyup bunu taşımak hem de teşvik edilen eğitimin kadınların mevcut sınıfının üstüne çıkabilmesi ya da mevcut sınıfında küçük burjuva bir hayata hapsolmak.
Dönemin aydın kadınlarından beklenen de modern yaşamla geleneksellik arasında bir köprü olmasıdır. Politik bir kimliğin dışında tutulan kadınlar gerçeklik karşısında ancak bir yansıma, adeta bir yan rolle geçiştirilmiş, metinlerden beklenen ise toplumun normları ve cinsiyet eşitsizliğini ahlak ilkeleriyle pekiştirmek olmuştur.
İşte Sevgi Soysal dönemin basıncının altında bir kadın olarak hayatı ve mücadeleyi bırakmadan yaşar. Politik görüşleri ve kitaplarındaki müstehcenlik gerekçesiyle defalarca yargılanır, siyasi nedenlerle tutuklanır. Mamak Cezaevi’nden sonra Yıldırım Bölge’de kalır, bir dönem sürgüne Adana’ya gönderilir, hapishane günlerini Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda anlatır. Şafak romanında, Adana sürgünü sırasında sürgündeki bir kadının başından geçen olaylarla 12 Mart’ı eleştirir.
Sevgi Soysal, 12 Mart sürecinde yaşananları kendine has ironisiyle anlatır. Solculuk ve devrimciliğe farklı bir bakış sergiler. Belki de romantize edilen isimsiz kahramanlık yanılgılarına dair, hayata karşı duyduğu o sıcak neşeyi rasyonel gerçekler karşısında harcamadan ve kadın kimliğine dair sorunların küçümsenmesini, toplum karşısındaki kadın benliği ve birey olabilme mücadelesini hicivle anlatır.
Soysal, cumhuriyetin ilk yıllarında inşa edilen idealist, özgür, modern ve aynı zamanda geleneksel rollerle köprü kurması beklenilen Türk kadını fikrinin, teorik ve pratik çatışmalarının karşısında Tante Rosa gibi Batılı Alman bir kadın karakterle değinmesi birçok tartışmayı birlikte getirse de o kadınların ortak yazgısına vurgu yapmayı her zaman tercih etmiştir.
Olması arzulanan ve hayatını kadınca bilmeyişleriyle sürüklemekten çekinmeyen Tante Rosa ve özünde benzer aynı hayatı aile, ahlak, toplum, din, devlet ve ekonomik pek çok dayatma karşısında kendine ait olmayan iplerle sürükleyen, geçmişten şimdiye yaşayan bir kadın. Tante Rosa kişi olarak anlaşılmaz, metin de bağlamdan kopuk bulunur hatta. Onun hayatı istediği gibi kendine özgü bir ülküyle yaşaması aykırıdır, hayatını tek bir çizgi üzerinde belli bir rolde değil; her bir evresinde farklı şekillerde herhangi bir amaca bağlı kalmadan yaşamaya devam etmesi kabul edilmemekle beraber anlaşılmaz. Nitekim bu anlaşılmazlık işte meselenin özüdür.
Rosa, küçük bir çocukken bir at cambazı olmak ister ailesinin karşı çıkmasına rağmen çünkü bunu hayal etmenin gücüyle gerçekten yaşayabileceğine inanır. Rahibeler okuluna gönderilir, orada koşarken kendisini bir masala ait prenses olarak hayal eder ancak su içmesi bile “arzularına gem vuramayan günahkar bir kız’’ olarak görülmesine sebep olur. Çünkü Katolik mezhebine göre her türlü bedensel istek fazladır, öyle ki yıkanırken soyunması bile yasaktır, her türlü arzuyla beraber kendi bedenini dahi unutmalı ve kendini Tanrı’ya adamalıdır.
Zaman geçer evlenir ve bunu bir güvence, hayatta muhakkak ki olması gerektiğine inanılan bir gereklilik kabul eder. Anne olur, bebeğini emzirirken pazar günü kiliseye gidemez çünkü evinde çocuklarına bakması ve kocasının her türlü ihtiyacını yerine getirmesi gerekir ancak o gün buna bir son vermeye karar verir. Katolik kilisesi tarafından aforoz edilir, bir eş olmakla beraber anneliğin külfetli buhranı ülküsüne gölge düşürür, yaşamını sürdürmek ve ihtiyaçlarını karşılamak için her işi yapmaya niyetlenir tıpkı bir madrabaz gibi tutmayan hesaplarla, kendini sevdiğini söylediği şarkılar yazar, aç kalır, geçen zamanın etkisini bedeninde gördükçe sorgulamaya başlar ve gençliğin tutkusuna hep sahip olacağına inanır.
“Her şey aynı ölçüde kutsal ve aynı ölçüde aşağılık olabilir. Tutkular çevreye göre değişen şeylerdir. Evli kadınlar toplantısında, en temiz pak aile kadını olmaya özenen aynı kadın, orospuların yanında en orospu olmayı niçin istemesin?”
Bütün anlaşılmaz çıkmaz sokaklar bu noktaya varır. Ahlak ve namus vurgusuyla ancak o makbul çizgide bir kadın var olabilir, çizginin dışına çıkan ve çıkmak isteyerek dahi sınırı aşan her kadın tehlikelidir. Dikte edilen görüşler ve tutumlar karşısında bir kadının böylesine hisler beslemesi kabul edilemez görülür.
Ancak yaşar ve ölür Tante Rosa binlercesi gibi, binlercesi gibi kadınca bilmeyişleri bütün iyi ve kötü, güzel ve çirkin, zeki ve aptalca, masum ve kurnazca olarak atfedilen yanlarıyla, yaşamak istediği gibi ve yaşama cesareti gösterebilen bir kadın olarak yaşar. Kaygılarına, zayıflıklarına ve bütün bunlar bir yana erkek egemen bir sistemin düzeninde sadece bir kadın olarak yaşar. Meselenin özü burada aydınlanır.






