Günümüzde dünya, ciddi bir kargaşa ve kötüye gidiş içinde ve her geçen gün bu kargaşa derinleşiyor. Buna rağmen toplumun büyük bir kısmı, tüm sorunları durduracak ve iyileştirecek şeyin psikoloji olduğu kanısında. İnsanlar, toplumsal sorunları sorgulamak yerine çözümü bireysel terapilerde ve kişisel gelişim yöntemlerinde arıyor. Oysa bu yaklaşım sistemin yarattığı krizleri görünmez kılıyor.
Kadınlar olarak, emek sömürüsü ve patriyarkal şiddet sarmalında bu krizlerin en ağır yükünü omuzlarımızda taşımaya devam ediyoruz. Toplumsal baskılar ve dayatılan cinsiyet rolleri yaşam alanlarımızı giderek daraltıyor ve bütünsel sağlığımızı bozuyor. Günümüzde rekor düzeye ulaşmış antidepresan kullanımına rağmen iyilik ve esenlik hâlini yakalayamıyoruz. Tam da bu yüzden, sistemin bize sunduğu “iyileşme” tavsiyelerini tekrardan konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor. Mor Dayanışma İstanbul Psikososyal Destek Komisyonu olarak, “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” serisi ile ruh sağlığını politik, tarihsel ve toplumsal bağlamlarıyla konuşmak, tartışmak ve bu alanı sosyalist feminist bir yaklaşımla dönüştürmek için bir adım atıyoruz.
Ruh Sağlığı Neden Politiktir?
Bu yazı Psiko-sosyal Komisyonumuzun İstanbul’da yaptığı “Modern Psikolojiye Feminist Eleştiriler” oturumlarının ilki olan “Ruh Sağlığı Neden Politiktir?” konulu etkinliğinin değerlendirme yazısı olarak kaleme alınmıştır ve her oturumun konu başlığı özelinde yazı dizisi olarak devam edecektir.
Serimizin ilk oturumunda “Ruh Sağlığı Alanının Politikliği” hakkında konuştuk. Bu atölyede, psikoloji alanının kapitalist sistem içerisindeki iddialarını, patriyarkal kapitalizm ile ilişkisini, kolektif bir ruh sağlığı alanının mümkün olup olmadığını tartıştık. “Acaba depresyonumuzun, anksiyetemizin, bunalımımızın, içinde yaşadığımız bu sistem ile bir ilişkisi var mı? Toplumsal iyileşme olmadan, bireysel bir iyileşme mümkün mü?” gibi soruların cevabını aradık. Bu yazıyı, kolektif iyileşmenin bir parçası olarak gördüğümüzden kolektif bir şekilde kaleme aldık.
Kapitalist Sistemde Psikolojinin Çaresizliği
Psikoloji, en temelde insanların yaşamlarını iyileştirmeyi hedefleyen bir bilim dalı. Her ne kadar günümüzün savaşlar, soykırımlar, katliamlar dünyasında bu hedefinden oldukça uzak düşse de… Kapitalizmin derinleşen krizleri, güvencesiz çalışma koşulları, artan yoksulluk ve yabancılaşma; bireyin, özellikle de kadınların, yaşam alanını gitgide daraltıyor. Sistemin yarattığı ekonomik ve sosyal krizler, insanları daha uzun çalışmaya ve sürekli olarak üretmeye zorlarken bireyin sade bir insan olarak yaşamdaki idealleri, kendisinden kopup uzaklaşıyor.
İnsanın potansiyelini açığa çıkarmak iddiası için geliştirilen psikolojik kuramlar, genellikle yetersiz kalıyor. Çünkü ana akım psikoloji insanın bireysel potansiyelini gerçekleştirmesini, yaşadığı toplumdan ve maddi gerçekliklerden soyutlayarak ele alıyor. Yani, bahsedilen “bireysel” potansiyeli gerçekleştirmek hem kişi hem de kişinin yaşamı birlikte ürettiği diğer kişiler için gerçek bir değişim potansiyeli taşımıyor. Kapitalizmin içine doğan psikoloji bilimi, bu bireysel bakış açısından kurtulamıyor çünkü zaten kendisi kapitalist ideolojiden besleniyor.
Bugün bildiğimiz psikoloji, tarafsız bir bilim değil; tam tersine, egemen sınıfların ve koşulların içinden doğan bir bilim. Psikolojiyi anlamak için onun nasıl kurulduğuna, yani “psikolojik olan”ın tarihsel olarak nasıl inşa edildiğine bakmamız gerekiyor. Üniversitelerde anlatılan psikoloji tarihi genellikle kronolojik bir sırayla sunulur: kim, hangi kuram, hangi kitap… Ancak bu anlatı, psikolojinin içinde geliştiği kapitalist ve ataerkil sistemi çoğu zaman görünmez kılar. Oysa psikolojinin tarihi, kapitalizmin tarihi ile paralel ilerler.
Ana akım psikoloji; işçilerin, kadınların, LGBTİ+’ların yaşadığı sorunları görmezden gelir. Sıklıkla, toplumsal eşitsizlikleri sorgulamak yerine, bireyleri mevcut sisteme uyumlu hâle getirmeye çalışır. Endüstri/örgüt psikolojisi bunun en açık örneğidir. Çalışanların motivasyonunu ve verimini artırmayı hedeflerken 10-12 saat çalışan bir işçinin neden tükenmiş olduğunu sorgulamaz. Çalışanları daha verimli hâle getirmek için “motivasyon teknikleri”, “performans değerlendirme sistemleri” gibi psikolojik araçlar sunar. Bu araçlar kulağa masum gibi gelse de aslında patronun kârını arttırmayı hedefler, patrondan taraftır. Düşük ücretler, kötü çalışma koşulları, uzun mesai saatleri, mobbing gibi gerçekler yok sayılarak geliştirilmiştir. Bu durum ile yüzleşilmediği sürece, yapılan her uygulama emek sömürüsüne giden yolları açar.
Benzer şekilde erkek egemen düzende kadınların kaygısı, sistemin yarattığı baskılarla ilişkilendirilmek yerine bireysel bir sorun olarak ele alınır. Psikoloji tarafsız değil, patriyarkadan yanadır. Tarih boyunca kadınları “histerik” olarak tanımlayan da LGBTİ+ varoluşunu bir “hastalık” olarak gören de aynı düzendir.
Psikoloji, diğer birçok bilim gibi erkek egemen ve kapitalist sistemin içinden doğmuş, onun güç ilişkileriyle şekillenmiştir. Bu perdeyi yırtmak kolay değildir ama bazen o perdeyi hızla, sertçe yırtmak gerekir. Mor Dayanışma Psiko-sosyal Komisyonu olarak gerekli olanın; kadınlar, LGBTİ+’lar tarafından perdeyi yırtıp gerçeği açığa çıkarma cesaretine sahip olmak olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu sistemin içinde yaşarken bizi kurtaracak “tarafsız” bir yer yoktur.
Psikolojinin Kör Noktası: Birey mi Sorunlu, Sistem mi?
İnsan toplumsal bir varlıktır, içinde doğduğu toplumla sürekli bir etkileşim hâlindedir. Birey, yaşadığı toplumun maddi koşullarından etkilenir ve aynı zamanda toplumu şekillendirir. Kapitalist ideoloji tarafından birey ve toplum bize sanki birbirinden kopuk iki zıt kutup gibi sunulur. Topluluğun parçası olmak, kalabalıklar içinde kaybolmak ve özgünlüğünü yitirmek gibi gösterilir. Oysa birey ve toplum sürekli birbirini besleyen, diyalektik bir ilişkidedir. İnsan yaşadığı dünyayı var eder, var ettiği dünya da insanı.
Özellikle son birkaç on yıldır mutluluk, “kişisel gelişim” adı altında reçete ediliyor. Kişisel gelişim, “kendine odaklan, içine dön, seni mutsuz edenlerle görüşme, uzaklaş” gibi yüzeysel mottolarla, yaşadığı toplumdan yalıtılmış bir insan modeli şekillendiriyor. Olabildiğince çatışmadan dolayısıyla yüzleşmelerden de kaçınan, günün sonunda sadece kendinden sorumlu bu modern birey mutsuzlukları, korkuyu, kaygıyı; kısacası insanı insan yapan tüm duyguları yalnız başına anlamlandırmaya çalışıyor. Halbuki duygular da paylaştıkça, bir başkasıyla kurulan ilişkide anlam kazanır.
Kapitalizmde de kişisel gelişim kültüründe de “verimliliği” düşürecek negatif duygular ve özellikler istenmez hatta kötülenir. Böylelikle kapitalizm kendi hızlı ve seri üretim şekline uygun yeni bir insan modeli yaratır. Bu insan; çıkarcı, rekabetçi ve performans odaklıdır. Onun için iş, her şeyden önce gelir; ona bırakılan boş zaman ise, Marksist teoriye göre, bir sonraki iş gününde kendini yeniden üretmesine ancak yetecek kadardır. Böylelikle, kapitalist sistem için verimli olmayan (işlevselliği bozan) her duygu (üzüntü, mutsuzluk, öfke, kaygı gibi) ilkelleştirilip kötülenir. Sistem bir “normal” kurgular ve bunun dışında kalan herkes “anormal” sayılır. Bu tarz kötü (negatif) duygular, bireyin işlevselliğini bozduğunda da sistem tarafından sağlıksız olarak damgalanır. İşlevsellik bozulduğunda sistem bunu “düzeltmek” için bir ruh sağlığı çalışanı görevlendirir, kişi normalin içine geri çekilir, bunun adına iyileşme denir. Bireyin kötü ruh hâlinin nedeni bireyin yaşadığı ekonomik ve toplumsal koşullara bakılmaksızın bireysel güçsüzlüklere, yetersizliklere atfedilir. Bu koşullar görmezden gelinerek yapılan her değerlendirmede insanın toplumsal bir varlık olduğu gerçeği bilerek yadsınır.
Peki, birçok kişinin benzer problemler yaşadığı bu sistem değişmeden gerçek iyileşme olabilir mi? Ana akım psikoloji, bu soruları sormak yerine kişisel gelişim reçeteleriyle bireyin kendisini “onarmasını” ister. “Güçlü ol, dayan, değiş, adapte ol” der. Ama kimse şunu sormaz: Böyle bir sistemin içerisinde biz ne kadar güçlenirsek güçlenelim, kolektif bir iyileşme mümkün olmadan bireysel olarak iyileşebilir miyiz?
Depresyonun Politikliği
Psikoloji, bize ruhsal sıkıntılarımızı adlandırmanın ve tanımlamanın yollarını sunar. Ana akım psikolojiye göre rahatsızlıkların kökeni nörolojiktir ve belli koşullar oluştuğunda semptomlar kendini gösterir. Ana akım psikoloji, sorunun neyden kaynaklandığını sorgulamak yerine semptomları azaltmaya odaklanır. Bu haliyle sorun patolojikleşir, klinikleşir.
Bugün bir kişi sürekli kaygılı hissettiği, uykusuzluk çektiği ya da iş yerinde tükenmişlik hissettiği için psikiyatriste başvurduğunda dakikalar içinde “anksiyete bozukluğu” tanısı alması olasıdır. Görüşme süresi çoğunlukla 10-15 dakikayı geçmez. Tanı koymak, sorunu tanımlamak ve isimlendirmek açısından önemlidir ama tek başına yeterli değildir. “Neden bu kadar kaygılıyız?” ya da “Kaygımızın altında yatan toplumsal koşullar neler?” diye kimse sorgulamaz. Aynı durum, dünyada en yaygın zihinsel bozukluk olarak kabul edilen depresyon için de geçerlidir.
Kişinin bedensel ve ruhsal olarak tükenmiş hissettiği, suçluluk duygusunun ağırlaştığı ve iradesinin felç olduğu bir hâldir depresyon. “Neden her geçen gün daha fazla insan depresyona sürüklenir?1 Neden yaşam enerjimiz hemen tükenir?” Ana akım psikoloji, bu soruların yanıtını toplumsal yapıda değil, bireyde arar. Depresyonu sadece gen, değişen beyin kimyası/düşük serotonin düzeyi ile açıklamaya çalışır. Bu yaklaşım depresyonun politik, ekonomik ve sınıfsal bağlamını görünmez hâle getirir. Sürekli güvencesizlik içinde yaşama hissi, borç stresi, cinsiyetçiliğe ya da ayrımcılığa maruz kalma deneyimi kişinin sinir sistemi üzerinde kalıcı etkiler yaratır: Kortizol seviyesini değiştirir ve serotonin düzeyini düşürür. Yani depresyonun nedeni sadece beyindeki kimyasallar değil, o kimyasalları değiştiren yaşam koşullarıdır.
Kapitalist sistem, insanı üretim araçlarından koparıp emek gücünü bir meta hâline getirir. Bu koşullarda insanın emeği üzerinde denetimi yoktur, yaptığı işin sonucunu sahiplenemez. Marx buna “yabancılaşma” der. Yabancılaşan insan; ürettiği şeyle, diğer insanlarla ve en temelde kendi benliğiyle bağını kaybeder. Bu kopuş hâli; bugünün psikolojisinde depresyonun tanımladığı anlamsızlık, motivasyon kaybı, değersizlik hissi, hayattan zevk alamama gibi birçok duyguyla örtüşür.
Türkiye’de geçtiğimiz yıl 65 milyon 591 bin 252 kutuya2 ulaşan antidepresan kullanımı, yalnızca bir sağlık verisi değil; sistemin ruhsal krizi nasıl bir sömürü aracına çevirdiğinin kanıtıdır. Kapitalist sistem önce bireyi yalnızlaştırır, ardından bu yalnızlığın yarattığı depresyonu kişisel bir problem hâline getirir. Sistem, bireyi güçsüzleştirip umutsuzluğa sürükler. Sonra da bu durumdan kurtulmanın yollarını yine kendi içinde kişisel gelişim, pozitif düşünme, üretkenlik gibi kavramlarla sunar. Böylece depresyonun toplumsal nedenleri görünmez hâle gelir, sorun bireyselleştirilir. “Daha iyi seçimler yaparsan, daha aktif olursan, daha pozitif düşünürsen depresyonda olmazsın.” denir. Yani, depresyonda olmanın sorumluluğu yine bireyin omuzlarına yüklenir. Sonra çözüm olarak terapi önerilir. Psikoloğa gidilir, kişi “kendini güçlendirmeye” çalışır ve yeniden sistemin işleyen bir parçası hâline gelir. Kısır bir döngü içinde birey, iyileştiğini sanırken aslında sistemin devamlılığını sağlar. Ya da kişiyi tekrar üretken hâle getirmek için antidepresanlar devreye girer. Sistem kendi yarattığı ruhsal yıkımı “hastalık” olarak tanımlayarak bunu tekrar ve tekrar kâra dönüştürür.
Bugün baktığımızda depresyonun sadece nörolojik bir durum değil, politik bir sonuç olduğunu görürüz. Güvencesizliğin, değersizleştirmenin, yabancılaşmanın doğrudan ürünüdür. Tam da bu nedenle, iyileşme de politik bir meseledir. Çünkü “iyi hissetmek” antidepresanlarla değil, kolektif bir dönüşümle mümkündür.
Klinik Psikoloji: Bir Rant Alanı
Kapitalizm, psikolojinin alt dalı olan “klinik psikoloji” alanında en yoğun etkisini gösteriyor. Bugün psikoloji bölümü mezunu birçok genç işsiz, kendi alanının dışında veya çok düşük ücretlerle kliniklerde çalışıyor. Psikoloji meslek alanı; yüksek fiyattan satılan eğitimlerle, ücret karşılığı girilen stajlarla, üniversitedeki fahiş fiyatlı klinik psikoloji yüksek lisans bölümleriyle, ücretli süpervizyonla oldukça kârlı bir piyasaya dönüşmüş durumda. Birçok yeni mezun, bu eğitimleri satın alacak bir geliri olmadığı için meslekten uzaklaşmak zorunda kalıyor. Ayrıca psikologlara kamuda da yeteri kadar istihdam sağlanmıyor. Günün sonunda bu meslek, belirli bir gelire sahip olanların icra edebildiği bir meslek hâline geldi diyebiliriz.
Psikolojiye Feminist Bir Ufuk
Bu yazıda saydığımız ve eleştirisini yaptığımız sorunların sağlık, eğitim, hukuk gibi tüm alanların ortak bir sorunu olduğunu biliyoruz. Sorunlar ortaksa çözümleri de ortaklaştırarak piyasalaşmış ruh sağlığı sektörüne alternatif yeni bir psikolojiyi inşa edebiliriz. Bahsedilen inşa süreci ancak meslektaşların yan yana gelip deneyimlerini paylaşması, bu alanda verilecek mücadele için kolektif, dayanışmacı bir bilinçle hareket etmesiyle yürütülebilir. Ücretsiz süpervizyon grupları, mesleki eğitim dayanışma grupları kurmak veya sahadaki hak ihlallerini takip edip bunlara dikkat çekmek için kamuoyu oluşturmak, meslek yasası talebini yaygınlaştırmak ve bunda ısrar etmek, meslek odalarının güçlendirilmesi, sendikal faaliyetler yürütmek gibi somut adımları atarak toplumsal özgürleştirici psikolojiyi kurabiliriz.
Gerçek bir iyilik hâli için kolektif iyileşme alanları yaratmalı ve dayanışma ağını kurmalıyız. Bu da ancak ve ancak terapiyi ve psikopatolojiyi politikleştirdiğimiz; bireyselliği, sistemin bireyi güçsüzleştirmesini eleştirdiğimiz zaman mümkün olur. Yani, amacımız ana akım psikolojiyi sosyalist feminist bakış ile eleştirmek ve özgürleştirici bir psikolojiyi yeniden inşa etmektir.






