Bir süredir kafamı kurcalayan pek çok konu var. Ülkenin freni patlamış kamyon gibi o gündemden bu gündeme sürüklendiği, gün içinde dahi pek çok farklı konuyla beynimizin bulandığı ve olanlar karşısında omuzlarımızın düştüğü, öfkelendiğimiz fakat yine de hiçbir şey yokmuş gibi çalıştığımız ve yaşadığımız(?) bir hayat… -mış gibi yaşamlar yani. Evet, ülkeye dair çok ama çok derdimiz var lakin yaşamak için her şeyi dost sohbetlerinde birkaç dakikaya bırakarak “çok önemli” işlerimize dönüyoruz.
Çalışmak ve yaşamak aslında üzerine düşünülmesi gereken şeyler. Yani felsefi olarak, yaşamak için ne kadar çalışmamız gerekir? Çalışmanın yaşam biçimine dönüşmesi normal midir? Ve daha pek çok şey… Bu belki başka bir yazının konusu olmalı. Konu konuyu açmalı.
Sadede gelmeye çalışırsam, son zamanlarda gündemler içinde birbirinden farklı pek çok alanda o kadar sinirleri zorlayan şeyler yaşadık ki artık neye tepki vereceğimi şaşırmıştım. Çocuk işçiliği ve suça sürüklenen çocuklar, Diyanet hutbeleri, erkek şiddeti, hukukun asla kadını korumaması ve miras hakkına da göz dikişi, yangınlar, mülksüzleştirilen insanlar, hakkını aradığı için öldürülen işçiler… Daha pek çok şey ekleyebiliriz. Muhtemelen okurken “Şu da var, onu yazmamış.” demişsinizdir. İnanın bilinçli bir tercih değil, aklıma ilk gelenleri öylece sıraladım.
Son olay ise, içine düştüğümüz garabeti neredeyse tüm yönleriyle ortaya seren bir şeydi. Boğaziçi Üniversitesinde düğün yapılıyordu, burada organizasyon firmasında 15 yaşında bir kız çocuğu çalışıyordu, hocaların ve mezunların alınmadığı kampüse belinde silahla 24 suç kaydı olan 20 yaşında biri giriyordu ve kızı öldürüyordu. İsmi Ayberk Kurtuluş olan bu kişi, kendini de orada öldürmüştü1.
Bunu akşamın bir vakti öğrenince önce öldürülen kadın gibi haberler gördüm ve buna sinirlendim. Sonra konunun detayları tek tek gelmeye başladı ve her detayda öfkemin dozu daha da arttı. Fakat dikkat çekmek isterim ki şaşırmadım. Şaşırmak da artık maalesef ayrıcalıklı bir durum.
Kayyım rektörün işlettiği üniversitede olan biten her şeyi bildiğimizi sanıyor(d)um. Okulun çok renkli ve demokratik geleneğinin içini oyan pek çok durumla karşılaşılıyordu her gün. Hocalar, mezunlar, öğrenciler müthiş bir duruş sergiliyor ve mücadelelerinden vazgeçmiyorlardı. Fakat bu dahiyane “davet alanını herkese açma” fikri, üniversiteden kâr etmek için düğün organizasyon firmalarına kiralamayı düşünmek muazzam bir kapitalist zekâ… Kayyım ve işlettiği kelimelerini özellikle vurguladım. Türkiye’nin en köklü üniversitelerinden birinin bahçesinin kayyım rektör tarafından “düğün salonu” olarak kiralanması aslında bu ülkenin nasıl yönetildiğinin de bir özeti. Bu noktaya bir günde gelinmedi tabii. Kayyım atanması durumu ülkenin doğusunda zaten yıllardır gelenekselleşmiş bir durumken bunu mikro ölçekte de üniversitelerde 2016 yılından itibaren görmeye başlamıştık2. Sonrası malum, 19 Mart’tan beri iktidar saldırı boyutunu makroya çekti ve faşist bir diktatörlük kurma yolunda emin adımlarla ilerliyor.
Ayrıca üniversitedeki güvenlik zaafiyeti de tartışmanın bir diğer konusu. Üniversite, mevzuatı uyguladığını ve güvenliğin üst arama yetkisinin olmadığını açıklasa da biliyoruz ki o mevzuatlar zaten hiçbir zaman üniversitenin asıl sahipleri olan öğrencilerin, hocaların, mezunların iyiliğine olmadı. Geçiniz3.
Gelelim konunun ikinci boyutuna, 15 yaşında biz kız çocuğu garson olarak çalışıyor. Hilal Özdemir… Henüz lise öğrencisi. Bir organizasyon firmasında “günlük yevmiye” ile garson olarak çalıştığı söyleniyor. Günlük yevmiye ile kadınları, çocukları ucuz ve güvencesiz çalıştırma konusu da bu cinayetin insanı öfkelendiren bir diğer boyutu. İktidarın bu konuda attığı adımları Mesleki Eğitim Merkezlerinde (MESEM) de görüyoruz. Çocuk işçiliği, temel bir çocuk hakkı ihlalidir ve çocukların sağlığı, eğitimi, gelişimi ve refahı için önemli bir tehdittir. Hane halkı iş gücü araştırması 2024 yılı sonuçlarına göre 2020’de yüzde 16.2 olan 15-17 yaş grubundaki çocukların iş gücüne katılma oranı yüzde 24.9’a yükseldi. Yani 4 çocuktan 1’i işçi olarak çalışıyor4. Hilal de bu çocuklardan biriydi. İktidarın patronlarla beraber gözünü diktiği ucuz ve güvencesiz çalıştırılabilecek milyonlarca çocuktan biri. Üstelik “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ile bu alanda bambaşka bir boyut atlanmak isteniyor. Daha fazla çocuk, daha fazla ucuz çocuk işçi, daha fazla kâr…Aile kutsallığı öne sürülerek patriyarka ile kol kola giren bir kapitalist sömürü düzeni… Ayrıca ekonomi politikalarının da patronları zenginleştirirken halkı her gün yepyeni kalkınma(!) projeleriyle daha da fakirleştirdiği, işçilerin milyon dolarlık sermaye sahiplerinden daha fazla vergi ödediği de ortada5.
Olayın son boyutu da bir kadın cinayeti… Hemen hemen her kadın cinayetinde olduğu gibi onlarca suç kaydına rağmen elinde silahla sokaklarda, kampüslerde dolaşan bir erkek; bir kız çocuğunu rahatça öldürebiliyor. Aslında konu içinde konu belki bu kısım da. Yargı sisteminin sopasının nedense konu adli suçlar olunca ortalıktan kaybolması bir boyutuysa 20 yaşında birinin silaha bu kadar kolay erişebiliyor olması da bir diğer boyutu. Adalet Bakanlığı verilerine göre6 Cumhuriyet başsavcılıklarında özel kanunlar kapsamında işlenen suçlar uyarınca açılan soruşturma dosyalarında toplam suç sayısı 1.339.817 olup, suç türünün dağılımına bakıldığında, 325.077 ile 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’a muhalefet suçunun ilk sırayı aldığı görülmektedir. Bu istatistiği bir de kadın cinayetleri ile bağlarsak 2024 yılında kadınların %56’sı, 2025’in ilk altı ayında ise %55’i ateşli silahlarla öldürülmüş7. Yani, bireysel silahlanma artarken bunun sonucu yine kadınların katledilmesine çıkıyor.
Konunun toplumsal boyutunda ise bambaşka söylemler görüyoruz. Hilal için, “o çocukla ne işi varmış” denmesi de bunlardan biri. Kimse bunun bir istismar olduğunun farkında bile değil. Bunun toplum tarafından böyle algılanmasının önüne geçebilecek yargı mekanizması ise Türk Ceza Kanunu’nun 103 ve 104. maddesinde düzenlenmiş. Buna göre, 15 yaş altı ile 15-18 yaş arası farklı değerlendiriliyor ve 15 yaşından sonra, yetişkinler için bile bir türlü anlatamadığımız “rıza” kavramı devreye giriyor. Yani, Ayberk Kurtuluş adalete göre de istismar faili değil. Toplumların kanunları etkilediği gibi kanunların da toplumun bakışını etkilediği su götürmez bir gerçek. Fakat yargı aşamasına baktığımızda çocuğa ve kadına yönelik suçlarda gördüğümüz tablo içler acısı ve her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Kadın cinayeti rekorları kırılıyor. Çocuklara yönelik cinsel istismar sayıları artıyor. Cezasızlık kol geziyor. Türkiye bir çetecilik ve buna bağlı suçlarda cezasızlık çemberinde debelenip duruyor.
Konu, eminim detaylar ortaya çıktıkça başka şekillerde de değerlendirilecektir. Hatta ben yazarken dahi değerlendirilmiştir. Benim daha ilk anda düşündüklerim bunlardı ve bu kadarı bile o çok övünülen “Türkiye Yüzyılı” söylemlerini çürütmeye yeter.
Ne diyordu Türkiye Yüzyılı’nda? Huzurun, haklının, şefkatin, kalkınmanın vb. yüzyılı… Huzurumuz yok, haklılar susturuluyor, şefkat değil şiddet kol geziyor ve ekonomik olarak yıllardır kalkınamıyoruz.

- Boğaziçi Üniversitesi kampüsünde cinayet: Düğünde çalışan 15 yaşındaki kız çocuğu öldürüldü ↩︎
- Rektörlük Seçimlerini Kaldıran İki Tarih: 1981, 2016 ↩︎
- Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Hilal Özdemir cinayetinde yeni detaylar: Katil girişte davetiye göstermiş, güvenliğin arama yetkisi yokmuş ↩︎
- TÜİK 2024 Çocuk İstatistiklerini açıkladı: 15-17 yaş arası çocukların neredeyse yüzde 25’i işçi ↩︎
- Türkiye’de vergi adaleti: Koç’ta çalışan bir işçi, Koç’tan 11.7 kat daha fazla vergi ödedi ↩︎
- https://adlisicil.adalet.gov.tr/Resimler/SayfaDokuman/29032023141410adalet_ist-2022cal%C4%B1sma100kapakl%C4%B1.pdf ↩︎
- 2025 İlk 6 Ay Kadın Cinayeti Raporu ↩︎






