Yıkmak ve Yeniden İnşa Etmek için Öfkeyi Örgütlemek



Yıkmak ve Yeniden İnşa Etmek için Öfkeyi Örgütlemek - serra akcan

📷 Serra Akcan / csgorselarsiv.org

En son neye öfkelendiniz? Öfkelendiğiniz şey ile bağırdığınız şey aynı mıydı? Öfkelendiğiniz şeyi yıktınız mı? Yoksa yeniden farklı şekillerde yan yana gelmenin yollarını mı konuştunuz? Bir de bunun “Ben bu duyguyu nasıl dışavuruyorum?” boyutu da var. Sinirleniyor muyuz, ağlıyor muyuz? Tamamen yok mu sayıyoruz? Kavga ettiğimiz, sokaklara taşıdığımız, terk ettiğimiz, terk edildiğimiz, yutkunduğumuz, ağladığımız bu öfkenin akıbeti hakkında düşünüyorum bugün.

Öfke; arzuladığımız şeyin önüne çıkan engellerde, kişisel sınırlarımız ihlal edildiğinde, adaletsizlikler karşısında, fiziksel tehdit durumlarında, hayal kırıklıklarında, dilimizin ucuna gelen ancak söyleyemediğimiz sözlerde ortaya çıkan bir duygu olarak tanımlanabilir. Öfkeyi tetikleyen olaylar, bedendeki hoşnutsuzluklarla bizi savaşmaya ya da kaçmaya yönlendiren bir itki olarak hissedilir. Bedenimiz adrenalin ile dolar ve işte bu durumda onu nasıl yöneteceğimiz bu yazının konusu olsun istedim. 

Öfkemiz bizi harekete geçiren, içinde bulunduğumuz durumdan çıkarmak için çabalayan duygudur ancak biz daha farkına varmadan dönüşebilir. Onu bulmak araştırmayı gerektirebilir. Patriyarkal kodlarla bir kadın olarak yetiştirilmişsek çoğunlukla öfkemizi üzüntü, korku, utanç takip eder. Çok öfkeleniriz ve ardından ağlarız, utanırız veya korkarız. Bağırırken gözlerimiz dolabilir, bağırırken korkabiliriz. Öfkelenmememiz gerektiğini düşündüğümüz için utanabiliriz, utandırılabiliriz. Daha öfkemizi yaşayamadan, adını koymadan üzerimizde bir göz, bize biçilen makul davranışlarla bizi kuşatırken öfkenin kendisi henüz açığa çıkmadan bastırılır ve dönüşür.İçimizdeki öfke belki bir şiddet ister ve biz “mutlak” yıkıcı olması öğretilen bu öfke ile baş etmeye çalışır, bu duyguyu sakınırız. Halbuki öfkenin kendisi yıkıcı bir potansiyeli içinde barındırdığı kadar dönüştürücü, yeniyi inşa edebilecek bir potansiyeli de taşır. 

Öfkenin Politikası

Öfkenin kontrolü, sadece patriyarkal kodlarla kadınlar için planlanmaz. Gündelik hayatın her yerinde bizi takip eden öfke, kapitalizm ve patriyarkanın omuz omuza vermesiyle geliştirilen eril politikalarda işlenir ve dönüştürülür. Alamadığımız bir tişörtün pahalılığına söylenirken o mağazada alışveriş yapan bir turiste kurulduğunuz anları, bütün gece çalıştıktan sonra mesai sonrasında işi bırakan ekip arkadaşınıza olan öfkenizi düşünün. Neye sinirlendiniz? Siz işinizi zamanında yaptığınız halde sizi  bütün gece mesaiye bırakan patronunuza mı? Tişörtü alamayacak kadar yoksul bırakılmanıza mı? Bu öfkenin müsebbibi kim? Benim derdimin sorumluları kim? Ben neyin adaletsizliğine, neyin çaresizliğine öfkeleniyorum? 

Öfkenin özellikle engellenme, sınırlanma ve adaletsizlik duygularıyla ortaya çıktığından bahsetmiştik. İçimizde yükselen öfke, aslında var olmaması gereken bir durum neticesinde olması gerekene arzuyu içeren şekilde ortaya çıkar. Ben o tişörte ihtiyacım olduğunda bunu endişelenmeden ve var olan kaynaklarımla alabilmeliyim. Burada bir arzu var. Mesaiyi bitirip, çıkıp oradan gitmek arzusu, sahip olduğumuz kaynakların asgari ihtiyaçlarımızı ince hesaplara girmeden karşılamamıza olanak sağlamasını istemek gibi… Eşit esnekliklere sahip olma, iş güvencesizliği endişesiyle dayatılan her şeyi kabul etmeme hakkımızın olması, basit bir tişört için o kadar da düşünmemek gibi… Ancak kurulan bu normalin normal olmadığını sezdiğimiz gündelik hayat pratiklerinde, sistemi sorguladığımız her an öfkemizin çoktan yönlendirilmiş bir adresi vardır. Bu adres, çoğu zaman bizi sistemin kendisinden uzaklaştırır. Kendisini muğlaklaştırırken haberlerde göçmenleri hedef gösterir, translara nefret kusar. Ekmeğimizi her gün küçülten iktidar ve sermayedarlar, göçmenlerin asla ulaşamadığı aylıkları anlatır. MESEM’lerde çocukları ateşin içine atanlar, uyuşturucu çetelerinin ellerine bıraktıkları mahallelerdeki çocukları çoktan gözden çıkarmışlardır ancak köpeklerden dem vururlar. Aile Yılı’yla kadınlığın her hâline parmak sallayanlar, erkekliği ve aileyi kutsayarak gündelik hayatımızdaki şiddeti yeniden üretirler ve öfkemiz bu sefer de bize yöneltilir; yaşarız ve suçlanırız. 

Sistem her zaman öfkeyi yönlendirmekte ve soğurmakta başarılı olmaz. Bardağı taşıran son damlada öfkenin müsebbibi öyle aşikâr hale gelir ki egemenler istediği kadar bütün zor aygıtlarını ellerinde bulundursun, bunlarla etrafımızı kuşatsın, nafile. Gerçeklikler bütün çıplaklığıyla ortadayken kendine meşruluk yaratamayan iktidarlar, halkın öfkesini ezilenlere yönlendiremez. Çünkü ezilen halkın kendisidir ve artık bu bütün çıplaklığıyla ortadadır. Gündelik hayatın içindeki bütün şiddet planlı ve sistematik bir şekilde iktidar tarafından üretilir. Gerçek artık eğilemez, bükülemez. Söze yer kalmaz ve hareket başlar. 

Yaşadığımız 19 Mart sürecinde, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin aştığı o barikatla bize bulaşan cesareti düşünelim. Her Onur yürüyüşünde sokağa çıkan LGBTİ+’ları, her 8 Mart’ta bütün ablukalara rağmen birbirini bulan kadınları, lubunyaları düşünelim. Ne bir korku ne manipülasyon bizi sokağa çıkmaktan, aile yılına karşı isyanımızdan, transfobi ve homofobiye karşı varoluş mücadelemizden, faşizmin kurumsallaşmasına karşı direnişimizden geri adım attırdı. Korkuyla bastırılan öfkemizi; öğrenciler, kadınlar, LGBTİ+’lar cesaretle buluşturdu. 

Etimolojik kökenine bakıldığında ‘emotion’ Latince emovere’den gelir, yani ‘dışarıya doğru hareket’. Bu; bize duygunun içsel bir yaşantı olmasının yanı sıra insanı harekete geçiren, dışa taşıran bir kuvvet olduğunu gösterir çünkü harekete geçmek bizi korur. Duygular bizi eyleme geçirir ancak her an aynı uyarılmışlıkla, her an aynı öfkeyle durmak mümkün değildir. Bunu, şu an Saraçhane’de olmamamızdan da anlayabiliriz. Bunu, şu an her gün öldürülen kadınlar ve işçiler varken sokakta olmamamızdan da anlayabiliriz. Öfke, harekete geçirir evet; feminist öfkemizle sokakları doldururuz, evet. Yerimizde duramayacak oluruz, farkındalıklar birbiri ardına gelir, artık öfkelenecek daha fazla şeyimiz vardır. Ancak biz daha fazlasını istiyoruz. Sadece olaylara tepki veren, reaktif eylemlerle ilerleyen bir özne olmak değil hedefimiz. Bizi hareket içinde tutacak daha uzun soluklu bir şeye ihtiyacımız var. Feminist öfkemiz, yıkıcı ve yapıcı gücü aynı anda barındıran kolektif bir bilincin taşıyıcısı olurken bizi daha büyük bir şeyin etrafında örgütler. 

Öfkeyi Arzu Etrafında Örgütlemek

Duygular politiktir, var olan düzenin devamı için egemenler tarafından manipüle edilirler. Burada bizi iradesiz bir noktada konumlamaktansa bunu değiştirecek özneler olarak konumlamak niyetindeyim ve bu; farkında olmayı, gerçekliği olduğu gibi kavramayı gerektirir. Sistem öfkeyi örgütler ve bizi araçsallaştırarak hareket ettirir. Sisteme duyulan öfkeyi belirli bir azınlığa yönlendirir: Belki bir taraftar grubuna, belirli bir dine, ırka ve birçok şeye… Öfkeyi tanır, kullanır ve bütün bunlarla birlikte bizi öfkelendiren asıl şeyi; yani kendisini bize dayatmaya devam eder. Biz yoksullukla, erkek şiddetiyle, homofobi ve transfobiyle her gün boğuşurken egemen sınıflar bunları kurumsallaştırır ve farklı maskelerle yeniden üretir. Farklı grupları birbirine düşman ederek oyalar ve kendini unutturur. Buna direndiğimizde başımızı ezmeye çalışır, irademize zor aygıtlarıyla müdahale eder. 
Öfke ne bir semptom ne de kurtulmamız gereken bir duygu. Öfke, gerçek muhatabını bulduğunda aslında içten içe sezdiğimiz “başka mümkün”e olan arzunun göstergesi. Her kadın cinayetinde, her işçi cinayetinde, her trans cinayetinde hissettiğimiz o öfke, cis-heteropatriyarkal kapitalizmin bize dayattığı ve doğal olduğuna inandırdığı ezen-ezilen ilişkisinin tek olasılık olmadığının; adil, eşit dünya arzusunun işareti. Bu normal değil ve ben buna razı değilim, öfkem bunun işareti. O öfkeyi arzum etrafında örgütlemek ve ardından aynı dünyanın hayalini kurduğum insanlarla örgütlenmek ise bizi başka mümkünlere götürecek yegâne şey. Ben ne istiyorum peki? Benim arzum ne? Ben ne hayal ediyorum? Ben sömürülmediğim, emeğimin, bedenimin metalaştırılmadığı bir dünya hayal ediyorum. Eşit, adil, onurlu bir yaşamı hak ediyorum. Bundan azı beni öfkelendiriyor, bundan azına razı gelmeyeceğim.

Bugün öfke bize;

“Öyle yıkma kendini,

 Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile,
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile…
Dayan, rüsva etme beni.”
1 diyor. 

Bununla ne yapacağımıza biz karar vereceğiz. Biz, bugün öfkeliyiz. Hepimiz öfkeliyiz. Hepimiz farklı şeye, farklı düzeyde öfkeliyiz, öfkeyi de başka yaşıyoruz. Ama arzuladığımız şey çok temel. Biz, bizden çalınan dünyayı ve hayatlarımızı istiyoruz. Gündelik hayatımızın her anında hissettiğimiz tahakküm ve sömürü, öfkenin yönlendirildiği suni gündemlerden daha gerçek. Düşman diye gösterilenlerle sahip olduğumuz ortak dertler, bizi birbirimize düşman etmeye çalışanların eseri. Bir araya geldiğimizde kurduğumuz dünya, dayanışma ile ördüğümüz ve öreceğimiz dünya, egemenlerin yarattığı düşmanlardan daha gerçek. 

Dolayısıyla bugün dönüp bakmalıyım: “Ben neden öfkeliyim, bu öfkenin sorumlusu kim ve ben bu öfkeyi neyin yokluğunda hissediyorum?” Öfkemi; yokluğunu derinden hissettiğim ihtiyaçlarım, arzularım etrafında örgütlemeliyim. Hem öfkemi hem arzumu birileri onları araçsallaştırmadan önce ortaklaştıracak zeminler bulmalıyım. Artık tek başına değilsin bak, ortaklaştığın insanlarla birlikte daha güçlüsün, daha güçlü olduğunu barikatları aştığında da gördün, birine karşı çıktığında da. Şimdi, ortaklaştığın o arzuyu inşa etme zamanı… Şimdi, birlikte birbirimize bulaştırdığımız cesaretle gerçeğe bakmanın ve onu dönüştürmenin zamanı.

  1.  Ahmed Arif, Anadolu şiirinden. ↩︎

EN