Ataerkil sistem; erkeği, erkekliği yüceltirken sadece kadın düşmanlığı ve sömürüsü üzerinden toplumsallaşmıyor. İktidar ve güç ilişkileri ile de iç içe geçiyor, sistemin her yerinde kendine yer açıyor ve kendini oralarda da inşa ediyor. Yerlerine göz diken ya da bu yeri yerle bir etmek isteyenlere karşı da erkek şiddeti ile karşımıza çıkıyor. İktidar ve güç ilişkileri ayrıca, sermaye-devlet işbirliği içinde ilerliyor, yani kapitalizm ile de göbekten bağlı. Bu işbirliği ataerkiyi ve ataerkil ilişkileri ne kadar güçlendiriyorsa faillerin arasındaki erkeklik sözleşmesi de bir o kadar güçlü hale geliyor. Yani bizim sonuç olarak gördüğümüz tabloya bakarsak 6 yıl sonra gözaltına alınan Gülistan Doku failleri, okullarda ve üniversitelerde yayılan şiddet olayları ataerkiden doğrudan güç alıyor, bu olaylar erkeklik sözleşmesinin doğrudan imzacıları. Yoksa faillere, gözaltına alınanlara bakınca şunu bir kere daha kolayca söyleyemezdik değil mi: Ama hepsi erkek!
6 yıl sonra Gülistan Doku cinayeti dosyasında gözaltına alınan 13 kişiye bakınız. Zeinal Abarakov Gülistan’ın sevgilisiydi. Engin Yücer, Zeinal’ın eski polis olan üvey babası. Cemile Yücer, Zeinal’ın annesi. Mustafa Türkay Sonel, dönemin Tunceli valisi, halen İçişleri Bakanlığı müfettişi olan Tuncay Sonel’in oğlu. Uğurcan Açıkgöz, Mustafa Türkay Sonel’in o dönem ve halen yakın arkadaşı, kamera kaydında yer alan şahıs. Erdoğan Elaldı, o dönem Tunceli İl Özel İdaresi’nde çalışan kişi. Gökhan Ertok, ihraç olan eski polis memuru, vali ve korumasıyla bu süreçte irtibatı olan şahıs. Savaş Gültürk ve Süleyman Önal, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler. Celal Altaş ve Nurşen Arıkan. Ve bugün de en sonunda dönemin valisi, şimdiki İçişleri Müfettişi Tuncay Sonel ve dönemin Tunceli Devlet Hastanesi başhekimi, ayrıca kadın doğum uzmanı olan Çağdaş Özdemir. 14 Nisan’dan bu yana gözaltına alınan bu isimlerin neredeyse hepsini Gülistan’ın ailesi zaten soruşturun, olay bu isimlerde düğümleniyor demişti. Fakat bizim ilk bakmamız gereken şey yukarıda bahsettiğim erkeklik sözleşmesinin bu tablodaki hali. Ayrıca bu tabloyu sadece erkeklik sözleşmesi ile değil, ayrıca 6 yıl sonra 14 Nisan’da “adalet tuşuna basmayı ihtiyaç gören” ataerkil iktidar-güç, sermaye-devlet ilişkileri içerisinde de analiz etmemiz gerekiyor. Ataerki öyle bir sistem ki erkeklerin ikili ilişkilerinden, arkadaş ağlarına, devletteki koltuklarından iktidardaki bürokrasiye kadar her yerde kendini var ediyor ve yeniden üretiyor.
Fakat şunu hemen vurgulamamız ve biz kadınların, feministlerin daha yüksek sesle söylemesi lazım: Failler şimdi ortaya çıkarılsa ve ceza alacak olsa da bu “adalet tuşuna 6 yıl sonra basmayı ihtiyaç gören” yine aynı erkeklik sözleşmesinin, ataerkil güç-iktidar ilişkilerinin parçası olanlar sayesinde olmadı. Kadınların, feministlerin, kadın örgütlerinin sayesinde oldu! Şimdi gelecek olan zaten ataerkinin doğası gereği “erkek adalet” olacak. “Bakın, biz ortaya çıkardık” demelerini yemiyoruz. Çünkü şu zamana kadar yaptıkları yapacaklarının da teminatı. Erkeklerin ve ataerkil kapitalistlerin çıkarlarına hizmet etmeden bir kadın cinayetini kendilerinin hanesine yazacak şekilde ortaya çıkarmayacaklarını biliyoruz. Eğer kendi işlerine gelmezse, yapmazlar. Fakat biz kadınlar ve feministler, ataerkinin kendini yeniden üretmeye çalıştığı ve iktidar-güç, sermaye-devlet ilişkileri içerisinde hayatımıza kast eden bu erkekleri çok iyi tanıyoruz. Bugün Gülistan Doku cinayetinin delillerini karartan eski Vali Tuncay Sonel’i ve tüm ortakları tutuklatacak olanlar da bizleriz.
Bir diğer erkeklik sözleşmesi içerisinde değerlendirebileceğimiz iktidar-güç, sermaye-devlet ilişkileri ile önümüze çıkan olay da Ege Üniversitesi’ne öğrenci sendikalarına saldırmak için dışarıdan getirilen palalı erkekler. Birinin de arkasında savcı bir babanın gölgesi. Ana akım medyaya habire servis edilmeye çalışılan “iki karşıt görüşteki grup” basitliğine indirgenemeyecek kadar derin ağlar ve ilişkiler. Aynı Gülistan’da olduğu gibi, babalarının “Bana bir şey olmaz” oğullarının başka bir örneği.
Ve son olarak bahsedeceğim ne yazık ki; Urfa ve Maraş’ta okullarda yaşanılan silahlı saldırılar. Maraş’ta bir ortaokulda 8 öğrencinin ve 1 öğretmenin ölümüne sebep olan silahlı saldırıyı odağa almaya çalışacağım. Yazımızın konusu itibarıyla başından şunu söylemek önemli olacaktır. Tartıştırmak istediğim çocuk kategorisi değil, ataerkil sistem içerisindeki erkek çocuğu kategorisidir ve özellikle erkek çocuklardan beklenen gerçek errrrkekklikk! 14 Nisan’da Urfa’da bir lisede birçok çocuğu ve öğretmeni silahla yaralayan olaydan hemen bir gün sonra Maraş’ta yaşanan saldırıya baktığımızda, yine ilk göze çarpan şeyin faillerin erkek oluşu ve yukarıdakilere benzer bir erkeklik sözleşmesinin başka bir boyutu olduğu. Ev-aile denklemi içerisindeki ataerkil ilişkilerde baba Uğur Mersinli, eski bir emniyet müdürü ve emniyet müfettişi olarak göreve devam ediyor. İfadesine bakmanızı öneriyorum. Baştan sona erkeklik sözleşmesi nasıl olur, onu anlatmış resmen. İfadenin yalanlar içerip içermeme olasılığı ve ayrıca İsa Aras’ın bir arkadaşıyla mesajlarından ortaya çıktığı söylenen babasının onu cinsel istismara maruz bırakma olasılığı da aklımızın bir tarafında kalsın ve soruşturulması da gündemimizde olsun mutlaka. Fakat şimdilik ataerkiyi analiz ederken öne çıkarmamız gereken birkaç satırı yazmakla yetineceğim. Evde en az yedi silah var, bunlarla büyüyen bir çocuk. Sanki kendiliğindenmiş gibi bir de şaşırarak oğlumun ilgisi vardı, diyor. O da “silah hevesini köreltmek için poligona götürüp atış talimleri yaptırmış.” Hevesini köreltmek için? Ama hatıra kalsın diye poligondan foto ve videosunu çekiyor. “Silah kültürümüzü anlattım. Silah namustur, dedim. İleride sicilin temiz olursa ve iyi bir okul okursan sana da silah alabiliriz diyerek umut sattım,” demiş. Oğlu İsa da “Amerika’da herkes silah alabiliyor.” diye cevap veriyor.
Ev-aile-ebeveynlik döngüsünün sadece bu anlatımlardan bile nasıl ataerkil ve erkeklik sözleşmesi ile mühürlü olduğu anlaşılabiliyor. Ama olayın bir diğer yanı da belli ki İsa’nın bağı da olan incel (istemsiz bekar) grubu ve TCC (True Crime Community – Gerçek Suç Topluluğu) gibi hem incellerle bağı olan hem de ırkçı, sağcı, militarist, toplu katliamcıları öven, örnek alan ve yayan bu gruba olan yoğun ilgisi. TCC seri katiller, toplu katliamcılar ve yüksek profilli suçlulara ilgi duyan, genellikle çevrimiçi platformlarda (Tumblr, TikTok, YouTube vb.) faaliyet gösteren bir alt kültür olarak yayılıyor. Yine babasının ifadesinde geçen “çevrimiçi interaktif oyunlar ve konuşmalar içerisindeydi ama ben gelince kapatırdı” sözü birçok erkek çocuğun ve gencin uzun zamandır ülkemizde de yayılmaya başlayan bu alt-örgütlü yapıyla olan bağına daha derinden kafa yormamızı zorunlu kılıyor. Bu durum, dijital alanları suçlamaktan ziyade, çocukların ve gençlerin içinde bulundukları ilişkilenme biçimlerini, maruz kaldıkları yönlendirmeleri ve destek mekanizmalarına erişimlerini daha derinden tartışmamız gerektiğini gösteriyor. İsa’nın bu tarz saldırıları planlayan diğer birçok failin yaptığı gibi, saldırıdan önce yazdığı bir manifesto da sosyal medyada dolaşmaya başladı. Manifestoda yalnızlık konusu en çok öne çıkan şeylerden biri. Ayrıca grubun temel motivasyonlarından olan kendisini üst beyaz ırk, üstün zeka olarak görmesi ve “beni anlamadınız” gibi dağınık ve genelde bunlar etrafında dönen cümleler de keza öyle. Bazı Youtuber ve Discord takipçilerinin söylediğine göre manifestonun başında 20 Nisan 1999 Columbine Katliamı’nın katillerinden Eric Harris’ten alıntılar var. Eric Harris, Amerika’da Colorado Columbine Lisesi’nde bir öğretmen ve on iki öğrencinin ölümüne sebep olan ve sonrasında intihar eden biri ve o saldırıdan sonra buna benzer okul saldırıları yıldan yıla başka biçimler kazansa da 20 Nisan’a, Eric Harris’e ya da sadece Columbine ismine selam çakma durumları olduğunu görüyoruz. Aynı yorum Urfa’da saldırıyı gerçekleştiren genç erkek için de söyleniyor. Columbine katilleri saldırı için 20 Nisan’ı, Hitler’in doğum günü tarihini bilerek seçiyorlar. Acolumbinesite.com adresinden Harris’in jurnallerine ulaşabilirsiniz. Uzunca erkeklik, Nazizm övgüsü, ırkçılık içerdiği için sadece nerelerinde eşleşme var diye bir kısmına ancak katlanabildiğimi söylemem lazım. Fakat hemen fark edebileceğiniz benzerlikler olacaktır. Özellikle görünmek isteyen erkek, kendini kanıtlaması beklenen erkek, yalnız erkek, üstünlüğü ya ırkında ya teninde ya zekasında göstermeye çalışan erkek örüntüleri hepsinde benzer şekilde devam ediyor.
Yazının sonuna doğru tekrar erkeklik sözleşmesine dönecek olursak ataerki herkesi en sert haliyle farklı biçimlerde ve boyutlarda etkiliyor. Erkek egemenliğinin ve tahakkümünün binlerce yıldır sistematik olarak toplumun her yapısına sirayet etmesine sadece son bir haftada yaşadığımız olaylar özelinde feminist tespitlerle bakalım istedim. Ataerkil sistemin failleri olan erkeklerin kadın cinayetlerini nasıl sistemsel olarak hem güç-iktidar ve sermaye-devlet ilişkileri içerisinde işlediği ve yeniden ürettiği Gülistan ile önümüzde. Bir yandan da yalnız bırakılan, suça sürüklenen ve tartıştığım erkeklik sözleşmesine uymak için elinden geleni yapan ve sonunda da okulda katliam yaratan bir erkek çocuğu da önümüzde. Ülkede ilk defa bu biçimiyle yaşanan bir okul katliamı olması idrak edemememize sebep olabilir. Fakat yüzyıllardır süregelen erkek şiddeti biçimlerini bu çağa özgü biçimlerde görmemiz ve ayrıca kapitalizm gibi diğer sistemlerle nasıl iç içe, kol kola ilerleyebileceğini de bir kere daha anlamamız lazım. Ataerki ile, erkeklik sözleşmeleri ile derdi olmayanın derdi olacaktır. “Tamam, tüm erkekler değil ama neden hepsi erkek?” diye sormayanın derdi olacaktır. Biz feministlerin hayatın her yerinde; evde, okulda, iş yerinde, iktidarda onlarca yıldır mücadele ettiği ataerkil sistem hâlâ en güçlü hâliyle karşımızda duruyor. Uzun zamandır yaptığımız tespitin bir kere daha altını çizmek istiyorum: Feminist mücadelenin özellikle topraklarımızda eşik atlaması gereken bir döneme geldik. Fakat bu eşik atlama şu an dünyada yükselen sağcı, erkek egemen, heteroseksist, kapitalist iktidarların; incellere, TCC gibi ırkçı gruplara, faşistlere muazzam yatırım yaptığı bir dönemde daha da zor bir hale gelmek üzere. Örgütlü feminist mücadelenin sadece ataerkiyle olan derdi sınırlılıklarına çarpıyor. Güç-iktidar, sermaye-devlet ilişkilerini ayrıca kapitalizm ve kapitalizmin güncel kriz analizi olmadan sorgulamak feminist mücadele için eksik kalacaktır.






