Esra, önce seni tanıyalım… Bize biraz kendinden bahseder misin? Çember ile nasıl tanıştın?
Okul öncesi öğretmeniyim ve meslekte on beşinci yılımı doldurdum. Öte yandan kendimi feminist olarak tanımlıyorum; bu da hem sınıfta çocuklarla hem de velilerle kurduğum ilişkilerde bana farklı bir bakış açısı kazandırıyor. İşin yanı sıra sendikal çalışmalara ve çocuk hakları alanındaki mücadelelere de elimden geldiğince dahil olmaya çalışıyorum. Günlük yaşamda ise en çok bisiklet sürmek, dans etmek ve yoga yapmak bana iyi geliyor; fırsat buldukça bunlara zaman ayırmaya çalışıyorum.
Çember’le tanışmam aslında Her Yer Çocuk çalışmalarından oldu. Yazları gönüllü olarak çocuklarla bir araya gelip çeşitli mahallelerde etkinlikler yapıyoruz. Orada tanıştığım arkadaşlarla zamanla böyle bir dergi kurma fikri ortaya çıktı. Tabii hemen olmadı, uzun bir hazırlık süreci, pandemi döneminde Zoom toplantılarıyla yürüttüğümüz tartışmalar oldu. İlk kurucu ekipteydim diyebilirim. Bugün ekip epey büyüdü. Öğretmenlerden psikoloji alanında çalışanlara, öğrencilerden mimarlara kadar farklı disiplinlerden gelen insanlar var. Hepimiz farklı deneyimlerimizi ve bilgi birikimlerimizi Çember’de bir araya getiriyoruz. Ama eksikliğini hissettiğimiz bir şey var: çocukların kendisi. Onların doğrudan üretim sürecine katılımını sağlamak için yollar arıyoruz. Çünkü çocuk katılımı sadece sözde olursa anlamını yitiriyor. Bizim amacımız çocukların sesini gerçekten derginin öznesi yapabilmek.
Çember nasıl bir ihtiyaçtan doğdu, kuruluş sürecinde neler yaşandı? Bir de “Çember” ismi nereden geliyor, bu ismi seçmenizin özel bir hikâyesi var mı?
Çocuklarla ve çocuk haklarına dair çalışırken pek çok yerden bilgiler, kaynaklar toparlamaya çalışıyorduk. Çocuklara dair kimler neler yapmış, neler söylemiş, devamında ne olmuş, başka alanlarla bağlar kurulmuş mu, yayınlanan raporlar var mı gibi… Tüm bu soruların yanıtlarını her seferinde el yordamıyla bulmak zorunda kalıyorduk. Yoksa çocuk politikasına dair çok fazla üretim var, birçok dergide, internet sitesinde, kitaplarda… Ve hepsi de çok kıymetli çalışmalar. Ama biz başlı başına çocuğu odağına alan bir kaynak olsun istedik. Bunların içinde, sanıyoruz, Türkiye’de bu bütünlükte çıkan ilk çocuk politikası dergisi oldu Çember.
İçinden geçtiğimiz zor zamanlarda çocuk hakları mücadelesinin giderek daha da önem kazandığını biliyoruz. Çocuklarla ilgili sorunların paternalist, patriyarkal ve sınıfsal arka planını görünür kılan ve çocukların yaşamda özneleşmesine katkı sunmayı hedefleyen bir dergi olmasını istedik.
Çember ismi ilk başta kulağa sade, basit gibi geliyor ama aslında bizim için hele de çocuklarla çalışanlar için anlamı büyük. Ben küçük çocuklarla çalışıyorum ve biz güne her gün çember kurarak başlarız. Bazen ayakta bazen oturarak. Ama bu yetişkin dünyasına da girmiş durumda, illa ki denk gelmişsinizdir, bir yerlerde bir çembere dahil olmuşsunuzdur.
Çünkü Çember demek; göz hizasında ilişki kurmak, aynı çizgide yan yana durmak, birbirini eşit mesafeden görmek ve dinlemek demek. Hiçbir çocuğun çemberin dışında kalmadığı dahil edildiği kapsayıcı bir bakıştan yola çıkarak kurduk biz bu Çember’i. Öyle de olmaya çalışıyoruz. Kısacası; çocuk hakları mücadelesine katkı sunan, onu büyütme, güçlendirme hevesi olan, buna kafa yoran herkesin yan yana durabileceği bir zemin, mecra yaratma niyetimizden yola çıkmış olduk aslında.
Dergideki yazılarda, yalnızca çocukların değil, onların hayatını şekillendiren toplumsal ilişkilerin de tartışmaya açıldığını görüyoruz. Çember bu tartışmaları hangi politik zemin üzerinde kuruyor?
Çember, çocukları yalnızca korunması, sakınması gereken masum bireyler olarak değil, politik bir dünyanın tam da ortasında toplumsal ilişkilerden doğrudan etkilenen özneler olarak görüyor. Çocuğu, çocukluğu geleceğe ötelemeden, çocuk meselesini bugün ve hemen şimdi çözülmesi gereken bir mesele olarak ele alıyor. Bu nedenle tartışmalarımızı çocuk odaklı bir zeminde yürütürken, aynı zamanda çocuğun içine doğduğu ve yaşadığı toplumsal koşulları da sorguluyoruz. Onların etrafında konumlanan aile, okul, devlet, medya gibi kurumların, çocukluk deneyimini nasıl şekillendirdiğini açığa çıkarmaya çalışıyoruz. Politik hattımızı da tam buradan, çocuğu sadece tek başına bir birey olarak değil, hayatın ve toplumsal ilişkilerin tam ortasında konumlandırarak, kuruyoruz.
Çarpık çocuk algısından, çocukların işçileştirilmesine; eğitim sistemindeki eşitsizliklerden, kamusal alanların çocuk gözünden nasıl deneyimlendiğine; var olmayan bir çocuk koruma sisteminde çocukların yaşamlarının nasıl ihlal edildiğinden, yerel yönetimlerin çocuk politikalarındaki boşluklara; afet, göç ve savaş gibi krizlerin çocuk hakları üzerindeki yıkıcı etkilerine kadar çok geniş bir alanda tartışmalar yürütüyoruz. Yani meseleyi yalnızca “çocukluk”la sınırlamıyoruz, çocukluğun içinden geçtiği her toplumsal ilişki biçimini politik bir mesele olarak ele alıyoruz. Böylece çocuklarla ilgili her meselenin, aslında toplumsal düzenin tüm dinamiklerini yeniden düşünmeyi gerektirdiğini görünür kılmak istiyoruz.
Çocuk hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sınıfsal adaletsizlikle sık sık kesişiyor. Çember bu kesişim noktalarında nasıl bir söz üretiyor?
Çocuk hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve sınıfsal adaletsizlik sık sık iç içe geçen meseleler. Kız çocuklarının erken yaşta evliliğe zorlanması ya da ev içi bakım yüküyle eğitimden kopması, yoksul ailelerin çocuklarının erken yaşlarda çalışmak zorunda bırakılması veya mevsimlik tarım işçiliğinde hem kız hem de çocuk olmanın yükünü aynı anda taşımak bunun en çarpıcı örnekleri. Tümü aynı anda hem sınıfsal hem cinsiyet temelli baskıları görünür kılıyor. Biz de burada çocuk haklarını savunurken, aynı zamanda patriyarkayı, sınıf sömürüsünü ve devletin neoliberal politikalarını teşhir ediyoruz aslında.
Dolayısıyla sözümüzü de, çocuğun etrafındaki tüm eşitsizlik ağlarını ifşa eden, bunlara karşı kolektif bir mücadele çağrısı yapan bir yerden kurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden de bütünlüklü bir çocuk politikası kurma yolunda elbette ki feminist ve ve sınıfsal perspektif gözlüğümüzü takıyoruz. Çocuğun paternalizmin kıskacından sıyrılıp, kesişimsel bir mücadele alanı olarak kurulabilmesinin yolu biraz buralardan geçiyor.
Son sayıda yer alan “Oyun ve Toplumsal Cinsiyet” yazında, çocukların oyun deneyimlerinin toplumsal cinsiyet kalıplarıyla nasıl şekillendiğini tartışıyorsun. Bu yazıyı yazmaya seni ne yöneltti, hangi gözlemler ve düşünceler bu metnin temelini oluşturdu?
Toplumsal cinsiyete, feminizme dair okumalar yaptığımdan beri, çocukların sınıf içerisindeki davranış kalıplarına bu anlamda daha dikkat etmeye başladım. Bunların başında tabii oyun geliyor. Çünkü çocukların oyunları bu rollerin en erken ve en görünür şekilde ortaya çıktığı alanlardan biri. Oyun, yalnızca eğlence değil, aynı zamanda sosyal öğrenmenin ve kimlik inşasının temel bir aracıdır. Dolayısıyla bu yazımda özellikle erken çocukluk döneminde başlayıp çocukluğun ileriki evrelerinde de devam eden, çocukların oyun oynama biçimlerinin, tercih ettikleri oyuncakların ve oyunlarda üstlendikleri rollerin toplumsal cinsiyet kalıpları ve normlarıyla nasıl şekillendiğini ve patriyarkal aile ve eğitim düzeni içerisinde de bunun nasıl pekiştirildiğinden bahsetmek istedim.
Çocuklar daha dünyaya gelmeden toplumsal cinsiyet normlarıyla karşılaşıyorlar. Kıyafetler, renkler, oyuncak seçimleri dahi onları ikili bir sistemin içine yerleştiriyor. Bunlar basit tercihler olarak görülmemeli, çocukların hayal güçlerini ve toplumsal konumlarını bu kültürel kodlar belirliyor çünkü.
Sınıfta çocukları izlerken gördüğüm oyun sahneleri, kız çocuklarının çoğunlukla evcilik köşesinde zaman geçirmesi, oğlanların daha “inşa etme” üzerine veya “hareketli/riskli” oyunlara yönelmesi… Tüm bunları gözlemlerken neden bu şekilde olduğunu sorguluyorsun, üzerine düşünüyorsun. Ama aslında oyunların tamamen toplumsal cinsiyet kalıplarıyla şekillendiğini görüyorsun, biliyorsun. Feminist Pedagoji 101 dersi gibi oluyor bu gözlemler de. Bu yüzden yazıyı yazarken bir yandan kendi sınıf deneyimlerimi, diğer yandan feminist literatürden öğrendiklerimi bir araya getirmeye çalıştım. Çünkü oyun, çocuğun dünyayı kurma biçimi ve bu dünyada eşitsizlikler çok erken yaşta yeniden üretiliyor ne yazık ki.
Gündelik hayattan gözlemlerinizin dergiye nasıl yansıdığını merak ediyoruz. Çocuklarla doğrudan temas etmek üretiminizi nasıl değiştiriyor?
Çocuklarla birlikte olmak, teoride edindiğiniz bilgiyi de ete kemiğe büründürüyor. Sınıfta sadece oyunların içinde değil sabahtan akşama kadar olan sürede çocukların konuşmalarında, kendi aralarındaki sohbetlerde görüyorum. Ve bunu hayatın olağan akışında o kadar kabullenmiş olarak yapıyorlar ki… Bazen bunu kırmak çok zor oluyor. Ama ben de öğrendiklerimi onlarla paylaşıyorum. En azından birtakım sorular sorarak çocukların o kalıp yargılarını ters yüz etmek, biraz oyunbozan olmak hoşuma gidiyor. Bunun bir anda değişmeyeceğini biliyorum, yüzyıllardır süren bir sistemden (ataerki) bahsediyoruz sonuçta ama çocuğun kafasında yeni bir pencere açmış oluyorsunuz böylece…
Sonuç olarak, bu gözlemler, yazıyı soyut bir tartışma olmaktan çıkarıyor; somut örneklerle, gündelik hayatın diliyle kurulmasını sağlıyor. Çocuklarla temas ettikçe şunu daha net görüyorum: Onların dünyasında değişimi başlatacak küçük müdahaleler bile politik anlamda çok büyük bir etki yaratabiliyor.
2025’te önce aile yılı, hemen sonrasında da aile 10 yılı ilan edildi. Bir yandan da gündemimizde MESEM’ler, işçileşen çocuklar, suça sürüklenen çocuklar, ihmaller sonucu hayatını kaybeden çocuklar var. Gerçekliği ıskalayan bu politikalar karşısında çocuk hakları mücadelesini nereye konumlandırıyorsunuz?
Çocuk hakları mücadelesi, günümüz siyasal ikliminde tam da aile merkezli politikaların gölgesinde şekilleniyor. 2025’in “Aile Yılı” ilan edilmesi, devletin çocuğu bağımsız bir özne olarak değil, ailenin sınırları içinde tanımlama ısrarını açık biçimde gösteriyor. Bu yaklaşım, tıpkı kadını yalnızca aile içerisindeki rolleriyle var eden anlayış gibi, çocuğu da toplumsal bir birey olarak görünmez kılıyor ve patriyarkal aile kurumunu yeniden üretmiş oluyor.
Oysa çocukların yaşadığı gerçek sorunlar, bu resmi söylemin çok ötesinde. Bugün çocuklar MESEM uygulamalarıyla güvencesiz işçiliğe sürükleniyor, yoksulluk nedeniyle temel haklardan mahrum bırakılıyor, devletin sistematik ihmalleri sonucunda hayatlarını kaybediyor ya da kriminalize edilerek “suça sürüklenen çocuklar” kategorisine hapsediliyor. Bu tablo, aileyi kutsayan politikaların çocukların somut yaşam koşullarını ıskaladığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Bu nedenle çocuk hakları mücadelesi, yalnızca çocukların korunmasını değil, onların toplumsal öznelliklerinin tanınmasını da talep eden politik bir hat olarak konumlanmak zorunda. Çocukların kendi haklarıyla var olan bireyler olarak görülmesi; emeğin sömürüsüne, cinsiyetçi politikalara ve devletin sorumluluklarını görmezden gelen yaklaşımına karşı durmayı gerektirir. Dolayısıyla çocuk hakları mücadelesi, feminist mücadelenin ayrılmaz bir parçası bana göre; çünkü patriyarkal düzen, hem kadınların hem çocukların hayatlarını aynı mekanizmalarla denetim altında tutuyor.
Bugün vermemiz gereken mücadele, çocuğu ailenin veya devletin gölgesinde değil, toplumsal eşitsizliklerin merkezinde konumlandıran bir mücadeledir. Bu, çocukların yaşadığı yapısal adaletsizlikleri görünür kılmayı, onların deneyimlerini siyasetin merkezine taşımayı ve mevcut aile merkezli çerçevelerin ötesinde özgürleştirici bir çocukluk tahayyülünü kurmayı zorunlu kılıyor.
Feministlere çocuk hakları mücadelesinde yan yana gelmek için nasıl bir çağrı yapmak istersiniz?
Feministlere şöyle bir çağrım olabilir: Çocuk meselesini gündemimizin kıyısında bırakmayalım. Evet, çocuklarla en çok ilgilenen toplumsal kesim yine kadınlar, feministler oluyor. Fakat iki yüzlü bir toplumda yaşıyoruz; çocuk söz konusu olduğunda, çocuk adeta anneye eklemlenmiş gibi görülüyor ve bu yüzden erkekler ortada pek görünmüyor. Oysa çocuk bakımının yalnızca kadınların sorumluluğuymuş gibi görülmesi, hem kadınları hem de çocukları yalnız bırakıyor.
Feminist hareketin uzun süredir bu eşitsizliğe karşı önemli çağrıları var: Kreşlerin yaygınlaştırılması, babaların doğum ve ebeveyn izinlerinin artırılması, bakım emeğinin yalnızca kadınlara yüklenmemesi… Çocuk bakımına erkeklerin de dahil edilmesi, yalnızca kadınların yükünü hafifletmekle kalmaz; çocukların daha adil, eşitlikçi ilişkiler içinde büyümesine de katkı sağlar.
Dolayısıyla dönüp dolaşıp yine en büyük iş bize düşüyor. Çocuklarla yan yana olmak, onların sözünü dikkate almak, çocuk hakları mücadelesini feminist mücadelenin bir hattı haline getirmek çok önemli. Feministlerin birikimi, bu alana da yöneldiğinde daha güçlü ve bütünlüklü bir mücadele kurabiliriz diye düşünüyorum. İyi ki feministler var, iyi ki varız!






