Erkek Adalet Sistemine Feminist İtiraz– I - feminist hukuk

Feminist hukuk, hukuku tarafsız bir normlar bütünü olarak değil; ataerkil, sınıfsal ve eşitsizlik üreten bir iktidar alanı olarak gören ve bu alana müdahaleyi hedefleyen bir mücadele biçimidir.

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri ve öldürmeye teşebbüs davalarında yargılama pratiği; kadınlar ölürken dahi şiddeti tekil bir olay anına ve failin bireysel eylemine sıkıştırarak bu ölümleri mümkün kılan yapısal koşulları ve devletin sorumluluğunu sistematik biçimde perdelemektedir. Hayatta kalabilen kadınlar içinse adalet, verilen kararla kapanan bir dosya değil; şiddetin ardından başlayan, devletin korumadığı bir yaşamın yükünü kadının omuzlarına bırakan uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşmektedir. 

Mor dayanışma Hukuk Komisyonu olarak düzenlediğimiz atölye serimizin ilkinde, Bahar Aksu davası üzerinden feminist davalama pratiklerini ve deneyimlerini merkeze alarak feminist hukuk ilkelerini tartıştık. Bu tartışmayı, tekil bir dosyayı aşan; erkek adalet sisteminin nasıl işlediğini ve nerelerde kırılganlaştığını görünür kılan bir zeminde yürütmeye özen gösterdik.

Bu Davaya Neden Feminist Bir Pencereden Bakıyoruz?

Bahar Aksu ve daha nice kadın cinayeti dosyasını, biz feminist avukatlar açısından “sıradan bir ceza davası” olmaktan çıkaran temel husus, bu cinayetlerin ve şiddetin hukuksuzluk ve cezasızlık zemini üzerinde yükselen, önlenebilir şiddet biçimleri olmasıdır. Burada hukuksuzluk, yalnızca failin işlediği fiille sınırlı değildir; devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirmemesi, alınan kararların uygulanmaması, risk bilindiği hâlde etkili önlemlerin alınmamasıyla kurumsallaşmış bir ihlaller bütününü ifade eder. Cezasızlık ise yalnızca hiç ceza verilmemesi anlamına gelmez; geç gelen, caydırıcılıktan yoksun, süreci görünmez kılan ve şiddeti münferit olarak ele alan yargısal pratiklerle sürekli olarak yeniden üretilir.

Bu nedenle bu dosyalar, failin bireysel suçundan çok daha fazlasını; devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü sistematik biçimde ihlal ettiği bir adalet rejimini açığa çıkarır. Feminist bakış; bu ihlalleri istisna değil, erkek egemen sistemin yeniden üretilmesi olarak ele alır.

Devletin Koruma Yükümlülüğü ve Sistematik İhmaller

Tam da bu noktada devletin koruma yükümlülüğü tartışmanın merkezine yerleşir. Yapılan başvurulara rağmen uygulanmayan koruma ve uzaklaştırma kararları, etkisiz kolluk müdahaleleri ve bu ihmallerin yargısal değerlendirmeye konu edilmemesi, şiddetin münferit değil sistematik olduğunu gösterir. Feminist davalama; bu sistematiği görünür kılarak devleti edilgen bir arka plan unsuru olarak değil, şiddetin gerçekleşmesine zemin hazırlayan yapısal bir fail olarak konumlandırır.

Bu nedenle Bahar Aksu ve benzeri dosyalarda adalet, yalnızca failin hangi cezayı aldığıyla ölçülemez. Asıl mesele, devletin bu sonuca giden süreci hangi aşamada durdurabilecekken durdurmadığıdır. Bu soruyu sormayan bir yargılama, ne kadar ağır bir ceza verirse versin, şiddeti önleyen değil; sonrasında meşrulaştıran bir adalet anlayışını yeniden üretir. Davanın takibi, kamusallaşması ve medyatikleşmesi de bu bağlamda tali değil, belirleyici bir yer tutar.

Fail Merkezli Yargı Dili

Fail hakkında kurulan yargı dili, erkek şiddetini politik bağlamından kopararak bireysel bir sapmaya indirger. Yargı salonlarında mağdurun rızası, yaşam tarzı ve davranışları sorgulanırken failin geçmişi, psikolojisi, işsizliği, bağımlılıkları ya da “zor hayatı” hafifletici gerekçeler olarak dolaşıma sokulur. Tahrik, iyi hâl ve ani öfke anlatıları; şiddeti açıklayan değil, şiddeti meşrulaştıran bir işlev görür.

Böylece erkek şiddeti; ataerkil düzenin sürekliliği içinde ele alınması gereken politik bir mesele olmaktan çıkarılır, kontrolünü kaybetmiş “tekil bir erkek” hikâyesine dönüştürülür. Feminist avukatların müdahalesi tam da bu noktada başlar: Failin anlatısını parçalayarak şiddeti bireysel karakter özelliklerinden değil, erkek egemen adalet sisteminin ürettiği yapısal bir sorun olarak yeniden kurar.

“Kadının Beyanı Esastır” İlkesi ve Saldırılar

Failin bireyselleştirilmesi nasıl erkek şiddetini politik bağlamından koparıyorsa kadının beyanına yaklaşım da aynı yargısal zihniyetin devamı olarak şekillenir. Failin anlatısına empatiyle yaklaşan hukuk, söz konusu kadının deneyimi olduğunda sistematik bir güvensizlik üretir. “Kadının beyanı esastır.” ilkesine yönelik saldırılar tam da bu zeminde anlam kazanır. Bu ilke, kadınların keyfi biçimde erkekleri suçladığı yönünde çarpıtılarak sunulurken erkek failler mağdurlaştırılır.

Oysa bu ilke, feminist mücadelenin yıllar süren kazanımıdır ve şiddete maruz kalan kadınların adalete erişebilmesinin asgari koşullarından biridir. Yargı pratiğinde ise kadının beyanı; başlı başına bir hakikat olarak değil, sürekli ek delillerle desteklenmesi gereken “şüpheli” bir anlatı olarak ele alınır. Delil beklentisi, şiddetin sürekliliğini, kadınların hayatta kalmak için geliştirdiği stratejileri dikkate almaz. Kadından çoğu zaman şiddeti yaşadığı anda belgelemesi beklenir, hayatta kalmak için attığı adımlar çelişki olarak dosyaya girer. Böylece hukuk; yaşanan şiddeti değil, kadının bu şiddeti ispatlayamamasını yargılar. Bu ispat rejimi; tesadüfi değil, hukukun kadının deneyimine güvenmemek üzerine kurulu yapısal bir tercihinin sonucudur. Oysa kadının beyanı esastır ilkesi tam da bu sebeplerle kazanılmıştır. 

Adaletin Ceza Oranına Sıkıştırılması

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri ve öldürmeye teşebbüs davalarında “adalet”; çoğu zaman yargılamanın sonunda verilen hüküm üzerinden tanımlanmakta, o hükme gelene kadar geçen süreç ise sistematik biçimde görünmez kılınmaktadır. Kadınlar açısından adalet, şiddetten sağ kurtulmakla ya da mahkeme kararı verilmesiyle sağlanmış olmaz. Aksine, şiddetin ardından başlayan ve çoğu zaman devletin yükümlülüklerini yerine getirmemesi, fail hakkında verilen cezaların etkin uygulanmaması gibi durumlar sebebiyle devam eden bir mücadeleye dönüşür. Hukuksuzluk ve cezasızlık yalnızca karar anında değil, bu sürecin tamamında üretilir.

Bu, verilen cezaların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, cezasızlığın kural hâline geldiği bir hukuk düzeninde ağır ve nitelikli cezaların verilmesi feminist mücadele açısından bir kazanımdır. Bahar Aksu davasında müşterek faillik kararı çok önemlidir çünkü şiddetin yalnızca tekil bir failin eylemi olmadığına, daha geniş bir sorumluluk ağının bulunduğuna işaret eder. Ancak mesele tam da burada başlar: Ceza, ne kadar ağır olursa olsun, şiddetin önlenmediği, riskin bilindiği hâlde müdahale edilmediği bir düzende adaletin yerini tutamaz. Feminist hukuk açısından asıl mesele, kadınların yaşam hakkı ellerinden alınmadan önce bu şiddetin durdurulmasıdır. Kararlar bu nedenle hem önemlidir hem de tek başına yeterli değildir; çünkü gerçek adalet, mahkeme salonlarında verilen hükümlerin ötesinde, kadınların hayatta kalmak zorunda bırakılmadığı bir toplumsal ve hukuksal düzeni gerektirir.

Öldürmeye Teşebbüs: Hayatta Kalmakla Bitmeyen Şiddet

Öldürmeye teşebbüs dosyaları, bu yapısal sorunu en çıplak hâliyle görünür kılar. Kadın hayattadır; ancak yaşam, devletin koruyamadığı bir beden ve gizlenmek zorunda bırakılan bir hayat üzerinden sürdürülür. Fail cezaevinde olsa dahi kadın kamusal alandan çekilmeye zorlanır; seyahat edemez, adresini gizlemek zorunda kalır, en temel yaşam kararlarını dahi mahkeme izinlerine ve gizli prosedürlere bağlamak zorunda bırakılır. Sistem, kadına hayatta kalmayı bir “istisna” gibi sunar; bu istisnanın bedelini de yine kadına ödetir. Şiddet sona ermez, yalnızca biçim değiştirir.

Medya Dili ve Mağdurun Yeniden Yargılanması

Bu görünmezlik yalnızca yargı pratiğinde değil, medya dilinde de yeniden üretilir. Kadına yönelik şiddet ve cinayet haberlerinde failin eylemi sorgulanmazken mağdurun direnişi, davranışları, yaşam biçimi ve bulunduğu yer tartışma konusu yapılır. Bahar Aksu dosyasında da ilk görüntüler üzerinden “direnmeseydi”, “arabaya binseydi” gibi ifadelerle sorumluluk mağdurun üzerine yıkılmaya çalışılmış, çalıştığı yer ve yaşamı üzerinden ahlakçı bir anlatı kurulmuştur. Medya; bireysel silahlanmayı, erkeklik motivasyonunu ya da devletin sorumluluğunu tartışmak yerine, mağduru suçlayan ve şiddeti gerekçelendiren bir dil üretmiştir. Bu dil, yargı salonlarında kurulan anlatıyla birleşerek erkek şiddetini olağanlaştırır. 

Medya, Kamuoyu ve Feminist Müdahale

Bu davalarda medya ve kamuoyu; yargılamanın dışında değil, onunla iç içe işler. Medyanın kullandığı dil çoğu zaman fail merkezli anlatıyı yeniden üretirken, davanın kamusallaşması hem görünürlük ve baskı yaratır hem de teşhir riski taşır. Feminist hukuk mücadelesi, bu sınırda yürür. Amaç sansasyon üretmek değil; erkek şiddetinin politik niteliğini, önlenebilirliğini ve devlet sorumluluğunu açığa çıkarmaktır. Kamuoyu baskısı tek başına adalet üretmez, ancak sessizliği bozarak adalet talebinin toplumsallaşmasını sağlar.

Feminist Avukatlık: Temsil mi, Dayanışma mı?

Bu dosyalarda avukatlık faaliyeti, klasik anlamda bir “temsil” ilişkisinin ötesine taşar. “Müvekkil” kavramı, yalnızca hukuki işlemlerin öznesi olan bireyi değil; ailesiyle, kadın örgütleriyle ve mücadeleyle kurulan çok katmanlı bir ilişkiyi içerir. Feminist avukatlık, kadının yalnız olmadığı bir savunma hattı kurar. Bu hattın içinde öfke, yas, yorgunluk ve tükenmişlik vardır; ancak bunlar savunmayı zayıflatan değil, sınırlarını bilen politik bir pratiğin parçasıdır. Feminist avukat; duygularını inkâr ederek değil, onları tanıyarak ve kolektifleştirerek hareket eder.

Feminist Savunma ve “Tarafsızlık” Miti

Bu noktada feminist hukukçulara yöneltilen “taraflılık” eleştirisi, hukuk sisteminin kendisini tarafsızmış gibi kurma biçiminin bir uzantısıdır. Feminist savunma, sıklıkla “duygusal” ya da “objektif olmayan” bir yaklaşım olarak yaftalanır. Oysa eşitsiz iki tarafın bulunduğu bir zeminde eşitmiş gibi davranmak tarafsızlık değil, mevcut eşitsizliği yeniden üretmektir. Hukuk başka alanlarda “zayıf olan lehine yorum” ilkesini kabul edebilirken kadınların taraf olduğu dosyalarda bu ilkenin askıya alınması tesadüf değildir. Feminist savunma, bu seçici tarafsızlık mitini ifşa eder.

Feminist Davalamanın Sınırları

Bu oturumun ortak çıktısı şudur: Kadınların adalet arayışı yalnızca mahkeme salonlarında değil, o salonlara gelmeden önce ve çıktıktan sonra da devam eder. Hukuk, feminist mücadelede hem bir araç hem de çoğu zaman bir engeldir. Feminist davalama, sonucu tek ölçüt haline getirmeyen; her dosyayı, yalnızca hükmüyle değil, açtığı çatlaklarla ve görünür kıldığı yapısal sorunlarla anlamlandıran bir mücadele pratiğidir. 

“Bu davada sizi en çok zorlayan neydi?” sorusu aynı zamanda şunu da sorar: Bu hukuk düzeni kadınlara neyi sürekli olarak yük haline getiriyor? Gerçek adalet talebi, tam da bu sorudan ve erkek adalet sistemine yöneltilen feminist itirazdan doğar.

Erkek Adalet Değil, Gerçek Adalet

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri ve öldürmeye teşebbüs davaları iki kişi arasındaki bir uyuşmazlık gibi ele alınamaz. Bu davalar; ataerkil toplumsal yapının, erkek adalet sisteminin ve devletin sistematik ihmallerinin kesişim noktalarıdır. Feminist savunma, hukuki nitelendirmeyle yetinmeyen; toplumsal bağlamı, önlenebilirliği ve devletin sorumluluğunu birlikte kuran bir mücadele hattı açar. Amaç yalnızca karar almak değil, erkek adaletin sınırlarını görünür kılmak ve gerçek adaletin sağlanmasıdır.


EN