Ferzan Özpetek’in Elmaslar filmi üzerine…
Bugüne kadar hep LGBTİ+ kapsayıcı filmleriyle tanıyıp sevdiğimiz, Cahil Periler’le gönlümüze taht kuran, Serseri Mayınlar’la peşinden ta Lecce’lere götüren Ferzan Özpetek son filmiyle kadın meselesini hiç mi hiç anlamadığını gözümüze sokmuş oldu. Öyle ki, önceki filmlerinde bütün o toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi de kafasında sadece liberal bir yanılsamadan mı ibaretti diye düşünmeden edemiyor insan. Ne de olsa cins temelli ezilmenin dinamikleri çok farklı değil ve hepsi patriyarkal zihniyetten kaynaklanmıyor mu?
1970’li yıllarda İtalya’da tiyatro ve sinema kostümleri diken bir terzihanede çalışan kadınları konu alan filmin ilk sahnesi, bir erkek (o anda cinsel yönelimine dair bir bilgimiz yok?) yönetmenin kadın oyuncularını bir araya toplayıp hepsinin yer alacağı bir film çekeceğini açıklamasıyla açılıyor. (En başından, kadınların tepesinde yine “yöneten” bir erkek var görünüşte.) Ferzan Özpetek, ilk sahneden filmi kendisiyle açıp son sahnede yine dönüp dolaşıp kendisiyle kapatıyor. Hani Meryem’in1 “abla eviriyon çeviriyon lafı çaktırmadan istediğin yere getiriyon” dediği kadar var yani. Madem kadın filmi, bi kenara çekil Ferzan!
Film başka mecralarda aksa bu pek göze batmayabilir elbette ama Özpetek, “kadın dayanışması” sularında yüzmeye kalkınca itiraz etmek kaçınılmaz oluyor. Çünkü itiraz etmedikçe kavramların içi boşaltılıp boşaltılıp tepemizden aşağı boca ediliyor. Dolayısıyla baştan söyleyeyim, bu bir film eleştirisi değil, haşa. Ama F. Özpetek hayranları için bir feminist gözden geçirme.
Filme baştan sona kadar, olumlu olumsuz, kadına dair ne kadar klişe varsa boca edilmiş, yönetmenin kadın mevzusundaki bu sığlığı insanı çileden çıkarıyor açıkçası:
(Dikkat sürprizbozan içerir!!)
Klişe 1: Kadın deyince ilk akla gelen mesleklerden biri terzilik tabii, değil mi? Şaşalı kumaşlar, pullar payetler, incikler boncuklar var filmde… Tekrar edeyim, bu da olur ve eleştirilmez, ama ancak “bu filmi kendi gençlik ve asistanlık dönemlerime bir saygı duruşu olarak çektim” dersen olur. Tutup da kadınları anlatacağım dersen olmaz. Zaten ekşi sözlük’ten biri, “‘konu ne? bir yere varmıyor’ vb. eleştirileri arkadaşlarımdan duydum, doğru da ama vintage takılar, vintage kıyafetler, özenli kalabalık sofralar derken ben sıkılmadan izledim” demiş. F. Özpetek, kendi kitlesinin görmek istediklerini vermiş yani filmde, bir de kadın mevzusunu karıştırmayaydı…
Klişe 2: Filmin başlarındaki bir sahnede terzihanenin suratsız ve nemrut kadın patronu, “Ben ne demek! Ben diye bir şey yok, burada yalnız biz varız.” diyor ve benim tüylerim diken diken oluveriyor. Çünkü hemen aklıma “biz bir aileyiz” safsatasıyla sömürüldüğüm beyaz yaka günlerim geliyor. Nitekim aynı terzihanenin işçi kadınları, patron ablanın bir hırsı uğruna, zaten tam kapasite çalışırlarken aldığı bir başka kostüm dikim işi yüzünden gece gündüz zorla mesaiye kalacaklar, bu yüzden evdeki çocuklarının yüzünü göremeyecekler, kocalarından dayak yiyecekler falan… Ha, fazla mesai alıyorlar mı, inanın bilmiyoruz. Ama neyse ki filmin bir yerlerinde kadın patronumuz insafa geliyor ve (o kadar yoğun mesaiye rağmen) çocuğunun okul masrafını karşılayamayan bir kadın işçisinin aslında para etmeyen bir aile yadigarını sanki çok değerliymiş gibi satın alıyor da çocuk okula devam edebiliyor. Kadın geçinemiyormuş ya, ücretini insani düzeye çıkarmak yerine ona ulufe dağıtır gibi iyilik dağıtınca bu kadın dayanışması mı oluyor?
Klişe 3: Kısa geçelim, birbirinin ezeli düşmanı olan sinemacı genç kadın oyuncu ile tiyatrocu yaşlı kadın oyuncu (bu bile klişe: sinema genç işi, tiyatro yaşlı işi yönetmene göre!) filmin başında aynı odada bile duramazlarken ne oluyor da filmin sonunda birden barışıp sevgi kelebeğine dönüşüyorlar? Bırakın allah aşkınıza, biz kadınlar da insanız, bütün iyi özellikleri (“kız neşesi”, “savaşları erkekler çıkarır”…) üzerimize boca etmenize ihtiyacımız yok, öyle ezeli düşmanımızla durduk yerde barışmayız; kadından da kötü patron, savaş çığırtkanı siyasetçi, çocuğunu ihmal eden anne olur, oluyor.
Klişe 4: “Kadınlar isterse her şeyi yapar”, “biz karınca gibiyiz”… gibi ucuz aforizmalar filmde havalarda uçuşuyor… İstesek de her şeyi yapamıyoruz maalesef, sevgili Özpetek. İstesek de koca şiddetinden kaçan arkadaşımızın yine gidip kocasının aşiret ailesinden medet ummasına engel olamıyoruz mesela… Yaşadığımız kasabaya bir kadın danışma merkezi açtırıp içine bir psikolog, bir avukat koyduramıyoruz, ne kadar didinsek de kadın cinayetlerinin önüne geçemiyoruz. Kadınlar istediği için değil, mecbur kaldığı için, hayatta kalmak için yapıyor “her şeyi” ne yazık ki. Filmde kadınlarla ilgili bir doğru varsa o da evet, güçlü oldukları. Yalnızlıktan gelen bir güç bu; hayatta kalma, her şeye rağmen yaşamaya devam etme gücü. Şimdi filmden çıkalım ve soralım: Peki kadınlar yalnız ve güçlü olmak zorunda mı? Filmden örneklerle devam edelim: Sorunlu ergen oğluyla, babası da varken aynı evde, anne tek başına ilgilenmek zorunda mı? Çocuk bakım emeğine hiçbir kamusal destek gelmediği için okul yaşındaki çocuğunu çalıştığı atölyenin kullanılmayan odasında saklamak zorunda mı? Adalete güvenmediği için dayak yediği kocasını kendi elleriyle öldürüp yaşam sevincini öyle geri kazanmak zorunda mı? O yüzden bu “kadın isterse her şeyi yapar” ya da başka deyişle “güçlü kadın” romantizmini artık biz kadınlar yemiyoruz. Güçlü değil güvende olmak istiyoruz.
Örnekler uzar gider. Ama bu yazıyı tetikleyen cümleyi de şuraya not etmeden bitirmeyeyim. “Siz benim elmaslarımsınız” diyor ya yönetmen kadın oyuncularına… Tam “çiçek” olmaktan kurtulacağız, şimdi de “elmas” oluveriyoruz! Orta sınıf evde çiçek, Ferzan Özpetek filminde elmas, level atladık, harika! Fakat “çiçek” olmak istemediğimiz gibi kimsenin “elmas”ı da olmak istemiyoruz. Nokta.
Başta da söylediğim gibi bu yazı bir film eleştirisi değil, filmde sunulan kadına bakışa bir eleştiri. Biz kadınlar bir yandan cins kırımına uğrayıp öbür yandan kutsal anne, eli neye değse güzelleştiren kadın gibi boş pohpohlamalarla yüceltilirken aynı klişeleri bir Ferzan Özpetek filminde görmek hayal kırıklığıydı. LGBTİ+ topluluğuna dair klişeleri filmleriyle yıkan Özpetek’ten, kadınları anlatmak üzere yola çıkan filminde daha farklı bir hikaye bekledim kendi adıma sanırım. Belli ki kaçırdığım bir nokta varmış: Nihayetinde kadın sorununa bakış da kişinin sınıfsal konumundan ayrı tutulamazmış.
- Bir Başkadır, Berkun Oya dizisi ↩︎






