Marksizm, feminizm, sosyalizm, komünizm… Bu kavramlar, ideolojiler ve pratik mücadeleler içinde omuz omuza verdiğimiz örgütlü yapılardan biri de İran’dan Nesvan Gizli Kadın Komitesi. Yolumuz 2024 ocak ayında organize ettiğimiz “Enternasyonal Feminist Mücadele Deneyimleri” sempozyumunda kesişti ve o günden bu zamana feminist yoldaşlığımızı güçlendirmeye devam ediyoruz. Mor Dayanışma olarak yaptığımız bu söyleşiden bir ay sonra bugünlerde; İran’da halkların tüm sınıf öfkesiyle tekrar sokaklarda olduğuna şahitlik ediyoruz. Nesvan Gizli Kadın Komitesinin stratejik önermelerini haklı çıkaracak ve örgütlü mücadelenin nasıl acil ve hayati olduğuna ışık tutacak bu önemli çeviriyi üyemiz Elif Kaplan yaptı. İyi okumalar.
1- Slingers Kolektif ve Nesvan Gizli Kadın Komitesi kimdir? Görevleri nelerdir?

Nesvan Gizli Kadın Komitesi (bundan sonra Nesvan olarak anılacaktır); İran ve ötesinde kapitalizm, patriyarka ve emperyalizme karşı örgütlenmeye adanmış devrimci komünist bir örgüt olan Slingers Kolektif’in (Manjanigh) kadın1 cephesidir. Nesvan; güvencesiz çalışma, ulusal baskı ve cinsiyete dayalı şiddet de dahil olmak üzere çeşitli mücadele eksenlerinde çalışır ve İran’da sınıf bilinçli, anti-emperyalist ve komünist feminist ilkelere dayanarak örgütlenen gizli bir kadınkomitesi olarak faaliyet gösterir.
Mücadelemizi soyut bedensel özerklik kavramları ya da liberal hak söylemleri etrafında şekillendirmek yerine; işçi sınıfı kadınların ve kuir bireylerin somut yaşam, emek ve yeniden üretim sorunları etrafında örgütlüyoruz. Bu sorunlar arasında otoriter ve neoliberal yönetim sistemleri tarafından kontrol edilen maaş eşitsizliği, ücretsiz ev içi emek, devlet şiddeti, zorunlu türban ve üreme de yer alıyor. Hedefimiz bu cinsiyete dayalı sömürü deneyimleri ile daha geniş bir yapı olan kapitalist birikim ve emperyalist tahakküm arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak.
Komünist feministler olarak; patriyarka, kapitalizm ve emperyalizm arasındaki yapay ayrımı tanımıyoruz. Küresel kapitalizmin gelişiminin güncel evresinde, özellikle küresel Güney’de, bu yapılar sadece birbirine paralel değil aynı zamanda karşılıklı olarak birbirini oluşturan yapılardır. Emeği ucuzlaştıran, toplumsal yeniden üretimi kadına yükleyen, muhalefeti cinsiyete dayalı şiddet ile disipline eden patriyarka; artık kalan bir gelenek değil, kapitalist birikimin işlevsel bir mekanizmasıdır. Aynı zamanda tekil, birleşmiş bir “küresel kadın hareketi” fikrini de reddediyoruz. Küresel Kuzey’deki baskın feminist oluşumlar; savaş, yaptırımlar ve ekonomik emperyalizm dahil olmak üzere, küresel hiyerarşilerin yeniden üretilmesinde kendi devletlerinin oynadıkları roller ile yüzleşme konusunda büyük ölçüde başarısız oldular. Gazze’deki soykırım karşısındaki sessizlikleri bir istisna değil, normun kendisi. Birçok STK, kurum ve devlet destekli kuruluşlar tarafından uygulanan beyaz liberal feminizm; çoğu zaman emperyalizmin ideolojik kolu olarak işlev gördüğünden Küresel Güney’deki işçi sınıfı kadınların sınıf düşmanıdır.
Bize göre gerçek enternasyonalizm sadece devrimci strateji üzerine kurulu, ortak politik örgütlenmeden ortaya çıkabilir. İşçi sınıfı kadınlar ve toplumsal cinsiyet baskısı altında olan insanlar, devrimci örgütler içerisinde cinsiyete dayalı emek mücadelesinin taleplerini ve özgün koşullarını dile getiren platformlar oluşturmalılar. Patriyarkaya ve cinsiyete dayalı baskıya karşı mücadele, sadece kapitalizm karşıtı ve iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen siyasi örgütlenmeler aracılığıyla sembolik olmaktan öteye geçebilir.
2. İran halkı bir yandan ekonomik krizle diğer yandan da hayatta kalmaya çalışan siyasi muhalif ve göçmenlere karşı rejimin baskısıyla karşı karşıyalar. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Nesvan komitesi olarak bizim açımızdan, ekonomik kriz ve politik baskı ayrı olgular değil; aynı sistemin iki yüzü. Yaşadığımız toplumda hayatta kalma ihtimalimiz, sınıflı toplumdaki yerimiz ile doğrudan bağlantılı. Devlet ya da toplumdaki egemen ideolojilerden kaynaklanan baskı; her grup, şehir ya da mahalle arasında eşit bir şekilde hissedilmiyor.
Kenar şehirler, gayri resmi yerleşim yerleri ya da göçmen topluluklardaki insanlar, baskıyı sadece kıyafet yasakları ya da gözetim şeklinde değil; aynı zamanda açlık, evden atılma, işsizlik ve kriminalize edilme şeklinde de deneyimliyorlar. Bu gruplar arasında kadınlar, kuir bireyler ve işçi sınıfındaki toplumsal cinsiyet azınlıkları krizin en büyük yükünü taşıyorlar. Maruz kaldıkları şiddet sadece sembolik değil; evlerinde, iş yerlerinde, hastanelerde ve sokakta başlarına gelen somut bir şiddet.
Bu nedenle; sınıf, cinsiyet ve coğrafyanın hem günlük hayatı hem de görüş ayrılığının risklerini ne kadar derinden belirlediğini göz ardı eden “İran halkı” gibi genellemelerden kaçınıyoruz. Toplumsal hiyerarşide ne kadar aşağıdaysan direnişinin cezalandırılma olasılığı o kadar artar. Aynı zamanda her muhalefet aynı değil, bazıları bir insanın kendi kıyafetini seçme hakkı için yürürken bazıları gıda, barınma, güvenlik ve onur hakkı için mücadele ediyor. Bu fay hatları zayıflık belirtileri değiller, ancak gerçek değişim istiyorsak yaşamsal ihtiyaçlarını kaybetmekle karşı karşıya olan ve korunmaya en çok ihtiyaç duyan insanları merkeze alan politikalara ihtiyacımız olduğunu bize gösteriyorlar.
Ayrıca devletin göçmenlere yönelik baskısı ile siyasi muhaliflere yönelik baskısı arasında net bir çizgi çiziyoruz. İkisi de kapitalist otoriter rejimin önceliklerini yansıtsa da milliyetçi mitler ve monarşi özlemi tarafından beslenen, Afgan göçmenlere yöneltilen faşist nefret, toplumun bazı kesimleri tarafından özümsendi. Toplumda en az imkanlara sahip olan güvencesiz işçiler ve gençlerin göçmenlerle karşı karşıya getirilmesi bir tesadüf değildir. Bu mantık sadece yanlış değil, kapitalizm mantığının ta kendisi: Böl ve yönet!
Yapısal düzeyde, bugün gördüğümüz baskı tesadüfi değildir. Bu baskı kâr ve gücün ayrılamaz olduğu bir sistemin sonucudur. Bu sistem, insanlara düzgün bir hayat temin etmekte ne kadar başarısız olursa bu hayatı talep edenleri o kadar bastırmalıdır. Bu yüzden biz, protestoların tek başına yeterli olmadığını savunuyoruz. Bu baskılara karşı dayanabilecek ve baskının temel nedenlerine karşı çıkabilecek tek muhalefet biçimi, sömürülenlerin maddi sorunlarından doğan ve sadece tepkisel değil; politik olarak örgütlenen muhalefettir.
Bizim için bu; demokratik merkeziyetçilik ilkelerine dayanan, işçi sınıfı kadınların ve kuir bireylerin liderliği üzerine kurulu, tabandan, devrimci bir örgütlenme kurmak anlamına geliyor. Strateji olmadan zafer, örgütlenme olmadan korunma olmaz.
3. 2022 Jina Mahsa Amini ayaklanmaları dünya çapında birçok feminist hareket ve örgütü derinden etkiledi. O zamandan beri İran’da kadın mücadelesinde nasıl değişikliklere gidildi?
Jina Ayaklanması, 1979 Devrimi’nden bu yana kadınların mücadelelerinde dönüm noktası olarak kabul edilebilir; etkileri birçok alanda görülebilir ve hem kitlesel direnişin gücünü hem de köklü bir örgütlenme olmadan kendiliğindenliğin sınırlarını ortaya koymuştur. Bu değişimler sınıfsal ve eşitsizdir ve örgütlenme olmadan kırılgan kalırlar.
Öncelikle bu ayaklanma; kadınların, özellikle orta ve üst sınıf olmak üzere, kentsel bölgelerdeki gündelik hayatlarında bazı değişimler sağladı. Ayaklanma sırasında ve bundan sonraki bir süre boyunca, bazı erkeklerin destek ve dayanışma göstermesiyle sokak tacizi vakalarının gözle görülür biçimde azaldığı görüldü. Dayanışmanın o zamandan beri azalmasına ve sokakta taciz vakalarının tekrar artmasına rağmen, sayılar ayaklanma öncesi dönem seviyesine ulaşmadı. Eşit derecede kayda değer bir başka değişim büyük şehirlerde özellikle orta ve üst sınıf kadınların giyimlerinde oldu. Zorunlu türban yasal olarak hâlâ uygulansa da kentlerdeki varlıklı bölgelerde kadınlar, bu uygulamaya açıkça meydan okuyor. Ahlak polisi Tahran gibi büyük şehirlerde etkisini büyük ölçüde kaybetmiş olsa da daha küçük şehirlerde türban ve yaşam tarzını seçme hakkı üzerinden baskı arttı ya da hız kesmeden devam etti. Başka bir deyişle, orta/üst kesimler için oluşan sınırlı kentsel “açılımlar” kenar mahallelerdeki daha sert yaptırımlarla aynı anda varlıklarını sürdürüyor.
Türban sorunu dışında resmî istatistikler de ev içi şiddet, kadın cinayetleri ve sözde namus cinayetleri gibi kadına şiddet biçimlerinin hiçbir şekilde azalmadığını açıkça gösteriyor. Raporlar; 20 yaşındaki Yasmin Nosrati’nin Şahrud’da kocası tarafından katledilmesi, 23 yaşındaki Seyedeh Donya Hosseini’nin Kermanşah’da babası tarafından bıçaklanması ve 28 yaşındaki Mobina Kondabi’nin Gülistan eyaletinde kocası tarafından öldürülmesi gibi davaları belgelemeye devam ediyor. Tahran eyaletinde kaçırılıp öldürülen Elaheh Hosseinnejad’ın davası, devam eden bu şiddetin ciddiyetinin bir kez daha altını çiziyor. (Bunlar haberlerde bile duymadığımız birçok olaydan sadece birkaçı.) Birlikte ele alındığında bu örüntüler, görünürdeki sembolik kazanımların işçi sınıfı kadınlar için yapısal güvenlik ya da maddi güvenceye dönüşmediğini gösteriyor.
Diğer yandan birçok kadın aktivistin hapis cezasına, zorunlu göçe ya da güvenlik önlemlerinin artırılması nedeniyle toplumsal alanda faaliyet gösterme imkânının tamamen ortadan kaldırılmasına neden olan bu geniş çaplı baskıyı da göz önüne almak gerekli. Bunun bir sonucu olarak, yayınlanmış uluslararası ana akım haber ve anlatımlarda İran diasporası topluluğunun sesi daha yüksek çıkıyor. Anlatı ve güç dinamiğindeki bu değişim çoğunlukla kentli, orta sınıf hassasiyetleri merkeze alırken aynı zamanda güvencesiz ve kenar mahalllerde yaşayan toplulukların gerçekliğini kenara itiyor. Bu dinamikler, medya anlatılarını ve yaptırımların yol açtığı istikrarsızlığı şekillendiren daha geniş bir emperyalist sistemin içerisinde yerini alıyor. Bu bağlantıyı görmezden gelmek kadınların kazanımlarını zayıflatır.
Zorunlu türban sorunu gittikçe daha çok odak noktası haline geldi ve bu iki uçlu bir gelişmedir. Bir yandan İslam Cumhuriyeti kimliğinin kilit direklerinden biri olan ideolojik temel, yasal olarak yıkılamamış olsa da, gerçekten sarsıldı ve etkili bir şekilde zayıflatıldı. Diğer yandan kadın direnişi ve mücadelesinin tümünü sadece türban sorununa indirgeme riskini taşıyor. Sağcı ve liberal muhalefet akımları da dahil olmak üzere belirli siyasi güçler tarafından rahatlıkla istismar edilen bir dinamik bu. Dahası, isteğe bağlı türban talebinin öne çıkması orta sınıfın ayaklanma sırasında hakimiyet kurmasına yol açarak tekrardan şu soruyu gün yüzüne çıkardı: Kimlerin sesi daha çok duyuluyor? Örneğin, Belucistan’da uzun süredir devam eden direniş, özellikle uluslararası medyada çok az ilgi görürken işçi sınıfı ve ekonomik olarak marjinalleşmiş kesimlerin talepleri ise kenara itildi. Yabancı medyada sesi yükseltilen konu ise her şeyden önce “normal bir hayat” çağrısı ve kentli elitlerin yaşam biçimleri konusunda istekleriydi. Buna zıt olarak maaş hırsızlığı, enflasyon, barınma güvencesizliği ve ödenmeyen toplumsal yeniden üretim emeği, orantısızca işçi kadınlara yüklenen günlük yükler çok nadir manşetlerde yer aldı. Biz aynı zamanda kadın mücadelesinin STK’laşması ve siyaset alanından çıkmış “normal hayat” vaatlerini, sınıf iktidarını dokunulmamış bıraktığı için reddediyoruz.
Ayaklanma boyunca ve hatta gerileme döneminde, sınıf temelli bir feminist analizin yokluğu çarpıcıydı. İşçi grevleri, yakıt taşıyıcılarının durumu2, Afgan göçmenlerin durumu ve hatta savaşın analizi gibi birçok konu feminist bir bakış açısıyla nadiren incelenmiştir. Bunun yerine kadınların sokaktaki sembolik görüntüleri uluslararası sahnede geniş çapta yayıldı. Bu görüntüler etkili olsa da İran toplumunun ve bunun sonucu olarak Jina ayaklanmasının sınıfsal karmaşasını aktarmakta başarısız oldular. Bakış açımız basittir: Semboller ancak maddi taleplere, işlere, maaşlara, sosyal hizmetlere, güvenliğe, devlet ve aile içi şiddetten kurtulmak gibi olgulara bağlı olduğu zaman önemlidir. Pratikte bu; güvencesiz kadınlar için evrensel kamusal bakım, sağlık hizmeti, barınma, maaş ve iş güvenliği anlamına gelir.
Yine de ayaklanmanın başardıkları görmezden gelinemez. İstikrarlı olarak değişime direnen ve temellerini kadınların bastırılması üzerine kuran bir rejim, türban konusunda bazı nispi tavizler vermek zorunda bırakıldı. Dahası, türbanın kendisi başka toplumsal talepler ile bağdaşmanın arabulucusu hâline geldi ve örgütlenmenin gerekliliği sonunda belli kesimler ve politik grupların gündemine girdi, bu dönemde birçok gizli komite ortaya çıktı. Bize göre stratejik sonuç çok açık: İşçi sınıfından köklenen, kadınlar tarafından öncülük edilen, demokratik merkeziyetçi ilkeler üstüne kurulu, devrimci bir örgüt içinde bağımsız bir kadın platformuna sahip, dayanıklı bir örgüte ihtiyacımız var. (Ayrı STK tarzı bir yapıya değil.) Zayıflıkların ve sınırlılıkların yeniden değerlendirilmesi ve örgütlenmenin gerekliliğine yapılan vurgu, solcu alanlar içerisindeki birincil konulardan biri hâline geldi. Bu tartışmayı, yaşayan bir örgüte dönüştürmek artık en acil görevimiz.
Sonuç olarak, Jina ayaklanmasının ağır baskılara rağmen önemli toplumsal ve sembolik dönüşümler ürettiğini söyleyebiliriz. Ancak ayaklanmanın politik, sosyal ve ekonomik yapıda köklü değişiklik getirme kapasitesine sahip olup olmadığı sorusu tartışma ve eleştiri konusu olmaya devam ediyor. Buradan çıkarılacak temel ders, kadınlar tarafından yönetilen sınıf temelli örgütlenme ve strateji olmadan sembolik kazanımların yapısal değişime dönüşemeyeceğidir.
4. İsrail’in İran üzerindeki saldırıları 2025’te yeni bir döneme girdi. 7 Ekim 2024’te Direniş Cephesinin saldırısından beri Filistin halkına karşı uygulanan soykırıma tanık oluyoruz. Bu defa ABD-İsrail emperyalizmi, bundan önce Afganistan ve Irak kadınlarına vaad ettikleri gibi, İranlı kadınlara özgürlük vaad ediyor. Netanyahu “kadın, yaşam, özgürlük” sloganını çalmaya bile çalıştı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran ve Ortadoğu’nun içinde bulunduğu savaş yanlısı durum, emperyalist müdahaleler göz önünde bulundurulmadan tam anlamıyla anlaşılamaz. Emperyalist güçler sahneye özgürleştirme vaatleri ile, özellikle de kadınların özgürlüğü sloganı altında, giriyor ve kadın bedenini askerî varlıklarını ve politik tahakkümlerini haklı çıkarabilecekleri bir alana dönüştürüyorlar. Bu müdahale sadece bombalamalar ve katliamlarla sınırlı değil, aynı zamanda cinsiyetlendirilmiş ve sınıfa dayalı yeni bir düzeni hegemonik ölçekte birleştirmeyi hedefleyen bir projeyi temsil ediyor. Bunun açık bir örneğini Irak ve Afganistan’da görebilirsiniz. Buralarda askerî işgal kadınların özgürlüğü ve demokrasi sancağı altında başlasa da pratikte yıkım ve gerici güçlerin yeniden üretimi dışında bir sonuca sebep olmadı, Taliban’ın geri dönüşü de buna dahil. Kısaca, “kadınların özgürleştirilmesi”; işgal, yaptırımlar, ucuz emek üzerine kurulu bölgesel düzen, kaynakların sömürüsü ve askerî sınırların üzerini örtmek için bir araç olarak kullanılıyor.
Bir direnişin sloganları sınıfsal duruşlarını ve özgürlükçü sınırlarını açıkça ifade etmediği zaman çarpıtılma ve el koyulmaya açık olurlar. “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı da istisna olmadı ve hızlıca böyle bir tartışmaya maruz bırakıldı. Bu sloganın yaygınlaşması ve sınırlarının belirsizliği, eylemlerin en yoğun olduğu dönemde “Erkek, Vatan, Refah” gibi sloganların eklenmesine bile neden oldu. Böylesi bir sloganın içinde olumlu ve kararlı bir duruşun bulunmaması, Netanyahu’dan kentli orta sınıfa kadar düşman güçler tarafından benimsenmesinin koşullarını yarattı; öyle ki hemen hemen her siyasi akım bunu kendi gündemini ilerletmek için bir araç olarak kullanabildi. Sloganların sınıf ve emperyalizm karşıtı içeriklerle sıkıca bağlı olması bu nedenle önemli, diğer türlü onları yaratan insanların ta kendisine doğrultulan silahlara dönüştürülebilirler.
Karşıt olarak “Ekmek, İş, Özgürlük, Gönüllü Tesettür” gibi sloganlar, sınıf ve toplumsal temellerini açıkça ifade ettiklerinden emperyalist güçler tarafından el konulmaları ihtimalini önlüyor. Bu sloganlar sadece devrimci güçlerin direnişini temsil eden araçlar olarak işlev görmüyor, aynı zamanda sınırlarını öyle bir şekilde çiziyor ki emperyalizm onları, bölgede kendi müdahale ve tahakkümünü ilerletebileceği bir kılıf olarak sömüremiyor. Aynı zamanda cinsiyet sorunu ile geçim kaynağı, emek ve toplumsal yeniden üretim gibi, işçi sınıfı kadınların en ağır yükü taşıdığı konular arasında bağ kuruyorlar.
On yıllar süren işgal ve soykırımın ardından emperyalist güçlerin desteğiyle İsrail, Filistin halkına yıkım, yerinden edilme ve baskıdan başka bir şey yaşatmamıştır. Ancak bu kasvetli ortamda Shadia Abu Ghazaleh ve Leila Khaled’den Ahed Tamimi ve binlerce diğer kadın savaşçıya kadar Filistinli kadınlar, gerçek barışın ancak direnişten doğabileceğini sürekli olarak göstermişlerdir. Komünist feministler olarak bizim bahsettiğimiz, bu barış ne tarafsız ne de kağıt üzerinde kalmış bir barıştır; bu barış sadece işgal, sömürgecilik ve her türlü emperyalist egemenliğe karşı mücadeleyle elde edilebilir. Bu nedenle, İsrail’in soykırım ve militarizmine ve Filistin’in özgürlüğünü kendi egemenliğinin bir aracı olarak kullanmak isteyen faşist veya gerici güçlere karşı kararlılıkla Filistin halkının yanında duruyoruz. Benzer olarak İran içerisinde duruşumuz çift yönlü ve tavizsiz: İslam Cumhuriyeti’nin baskılarına ve ABD-İsrail emperyalizmine hayır! Şimdi izleyeceğimiz yol, emperyalist devletlerle medya odaklı ittifaklar kurmak değil; sınıf temelli ve işçi sınıfı kadınların önderliğinde bir örgütlenme inşa etmektir.
Uygulamada bu: (1) bombalar ve yaptırımlarla birlikte gelen herhangi bir “özgürleşmeyi” reddetmek, (2) sınıfsal temelli, anti emperyalist sloganlar ve talepler öne sürmek ve (3) mücadelemizin yukarıdan ele geçirilememesi veya yönlendirilememesi için, içinde bağımsız bir kadın platformu bulunduran devrimci bir örgüt ile demokratik merkeziyetçilik temelinde örgütlenmek.
5. Yaklaşan 3. Dünya Savaşı hakkında çeşitli haberler var, bazıları bu savaşın tam ortasında bulunduğumuzu söylerken bazıları ona doğru gittiğimizi söylüyor. Sizin fikrinizce Uluslararası Kadın Hareketi yükselen savaş tehtidi karşısında ne yapmalı? Uluslararası sosyalist feminist mücadelenin araçlarının neler olduğunu düşünüyorsunuz?
Bugün “kadın hareketi” ya da “küresel feminizm” etiketi altında sıkça dolaşan şeyler genellikle Küresel Kuzey’deki orta sınıf ve burjuva kadınların çıkar ve önceliklerini yansıtıyor. Bu liberal, kurumsallaşmış feminizm sadece emperyalizm karşıtı bir duruş sergilemekten kaçınmıyor aynı zamanda küresel kapitalizm yapıları ile bütünleşmesiyle emperyal tahakkümünü yeniden üretmede suç ortağı oluyor. Uygulamada bu durum, Küresel Güney’de işçi sınıfı kadınların ezilmesini sürdüren ırkçı ve sınıfsal hiyerarşileri pekiştiriyor.
Evrensel bir özgürleştirme projesi olmaktan uzak olan bu tür feminizm, krallığın ideolojik bir tamamlayıcısı olarak işlev görüyor, müdahaleleri meşrulaştırıyor ve dünya çapında kadınların büyük çoğunluğunun maddi koşullarını gizliyor. Başka bir deyişle, bugün gerçek bir “uluslararası kadın hareketi” bulunmuyor, bunun yerine liberal cephe ve birçok parçalanmış mücadele biçimi var. Görev; hareketin kendisini inşa etmektir, zaten var olduğunu varsaymak değil.
Bu dinamiğin çarpıcı bir örneği, Gazze’de Filistin halkının uğradığı bariz soykırıma karşı Batı’daki ana akım“kadın hareketlerinin” utanç verici sessizliğidir. Filistinli kadınlar durmak bilmeyen bombardımana, hayati alt yapıların yok edilmesine, tıbbi yardım ihtiyacının reddedilmesine ve sistematik cinsel şiddete maruz kalırken Avrupa ve Kuzey Amerika’da kadın haklarını savunduğunu iddia eden birçok örgüt ya sessiz kaldı ya da en iyi ihtimalle bu vahşetleri sözüm ona “karmaşık” sorunlara indirgediler. Bu sessizlik cehaletin sonucu değil, daha çok bu örgütlerin küresel hakimiyet yapısındaki maddi ve ideolojik pozisyonlarının doğrudan dışavurumudur.
Bu durumlar altında kapitalizm, emperyalizm ve patriyarka arasındaki ilişkinin komünist analizi üzerine kurulmadığı sürece bir “küresel feminist dayanışma”dan anlamlı bir biçimde bahsedemeyiz. Kapitalist gelişimin şu anki aşamasında bu üçü ayrı güçler değil, birbirlerini besleyen sistemlerdir. Patriyarka, İran da dahil olmak üzere, özellikle Küresel Güney’de sadece toplumsal kontrolün ideolojik aracı olarak değil; aynı zamanda emeği ucuzlaştırmak, işçi kadınlar tarafından üstlenilen toplumsal ve ev içi yükleri yoğunlaştırmak ve kapitalist düzeni pekiştiren bir mekanizma olarak da işlev görmektedir. Bu nedenle, kapitalizme karşı eş zamanlı bir mücadele olmaksızın patriyarkadan kurtuluş, emperyalist tahakküm yapıları içinde yeni bir boyunduruk biçimine kolayca dönüşebilir. Bu dinamik, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının İsrail veya Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler tarafından benimsenmesiyle bir özgürlük aracı olmaktan çıkıp askerî müdahaleleri ve işgali meşrulaştırma aracı hâline gelmesinde açıkça görülmektedir. İşte bu yüzden çifte reddimiz: Ne din devleti baskısı ne de yukarıdan gelen emperyal “feminizm”.
Küresel Güney’deki işçi sınıfı kadınlar için asıl mesele, burjuva emperyalist devletlerden bağımsız kalırken bir yandan da devlet gücünü aşağıdan ele geçirmeye odaklanabilen özgürleştirici bir siyasi projenin yaratımıdır. Böyle bir projenin yaratımı sadece bölünmüş aktivizm ya da dönemsel kampanyalara dayanamaz, stratejik vizyona sahip bir parti ya da politik oluşum formunda olan sürdürülebilir örgütlenmeye ihtiyaç vardır. Sadece böyle bir örgüt, kapitalizme karşı genel mücadeleye ek olarak, kadınların özel taleplerini dile getirmesine ve siyasi temsiline yer verirse işçi sınıfı kadınlarının taleplerini gerçek anlamda temsil edebilir. Bu sebeple biz, demokratik merkeziyetçilik yoluyla örgütleniyoruz. Eylemde birlik, disiplinli tartışma, liderlikte sorumluluk almak. Bunlarla birlikte cesaret güce dönüşür.
Bu ayrı bir kadın örgütlenmesi kurulmasından ziyade, daha geniş politik bir kuruluşun içerisinde işçi kadınlar için bağımsız bir platformun kurulması anlamına geliyor. Böyle bir platform; aile içi şiddet, iş yerinde cinsiyet ayrımcılığı, eşit olmayan ücretler ve görünmeyen bakım işi yükünü yalnızca “kültürel” veya “dinî” meseleler, bireysel sorunlar ya da yalnızca Küresel Güney ya da İslami bağlamlarla sınırlı konular olarak değil; kapitalist birikim sisteminin içine gömülü yapısal sorunlar olarak çerçevelemeyi mümkün kılacaktır.
Somut olarak konuşursak sunduğumuz araçlar şunlardır: (1) iş yerlerinde, mahallelerde ve okullarda temel oluşturma, (2) devrimci örgütler içerisinde bağımsız kadın platformları, (3) sektörler ve tedarik zincirleri arasında ulusaşırı koordinasyon (grevler, boykot zincirleri, sığınmacı ve göçmen savunması), (4) Kapitalizm-patriyarka-emperyalizm üzerine politik eğitim, (5) uzun süreli mücadeleleri sürdürebilmek için grev fonları ve karşılıklı yardım, (6) emperyalist sağcı ve liberal söylemlere karşı koymak için medya altyapısı ve (7) devlet ve faşist baskıya karşı yasal ve toplumsal savunma.
Örgütlenme olmadan korunma, strateji olmadan zafer olmaz!
- Sadece biyolojik cinsiyeti kadın olanlara değil, aynı zamanda kendini kadın olarak tanımlayan herkes ↩︎
- Hayatta kalmak için benzin/dizel yakıtlarını Pakistan’a taşıyan ve güvenlik güçleri tarafından düzenli olarak ateşe tutulan veya ölümcül kazalarda hayatını kaybeden Sistan ve Belucistan’daki yoksul sınır ötesi yakıt taşıyıcıları olan “sookthbaran” ↩︎






