Üniversitede üçüncü sınıfta belgesel dersi alırken hocamız Ayşegül Selenga Taşkent’in bize ilk öğretmeye çalıştığı şeylerden biri, hikâye anlatıcılığına başlamadan önce kamerayı kendi evimize çevirmemiz gerektiğiydi. “Kendi hikâyesini bilmeyen başkalarının hikâyelerini anlatamaz.” derdi.
İlk ödevimiz, ev hâlimizden görüntüleri derse getirmekti. Kurgulamak ve bir film hâline getirmek sonraki aşamaydı. Önce çekmemiz ve kamera aracılığıyla kendimizi tanımamız istendi.
Televizyon açık, çaylar ve çekirdekler sehpalarda. Evde büyük bir salon olmasına rağmen hepimiz yan yana, küçük oturma odasında oturuyoruz. Anneannemin evindeyiz. Muhtemelen bayram. Teyzelerim, abim, anneannem, annem, kuzenim hep beraberiz. Eksikler var tabii ama ona rağmen farklı şehirler ve hayatlar tek bir odada tekrardan buluşmuş. Sohbetin bir yerinde “hadi kızım Yaren” diyorum, “aç kamerayı”. Kamerayı açınca herkes bir an geriliyor, “ödevim var” diyip çekmem gerektiğini söylüyorum. Kimse itiraz etmiyor bana ama bu durumdan çok da hoşlandıkları söylenemez. Bir yerden sonra, çekim yaptığımı bir kenara bırakıp konuşmaya devam ediyorlar. Bense seçtiğim çerçevelerin ardından ailemi, büyüdüğüm evi seyrediyorum ve yıllardır tanıdığım insanların kameraya karşı farklı bir kişiliğe bürünüp bürünmediklerini düşünüyorum. Tamamen unutmadılar kayıtta olduğumu, belki biraz daha vakit geçirmeleri gerekti, bilemiyorum. Zaman zaman orada bir göz olduğunu hatırlamaları ya da belki de hiç unutmamaları beni oldukça zorluyor. Yakalamak istediğim sohbetleri kıl payı kaçırıyorum, izlendiklerini bildikleri için çekiniyorlar benden ve gerçekliğin haricinde dışa vurabildikleri kadarını kaydedebiliyorum.
“Domates Biber Depresyon” filmini ilk kez özel bir gösterimde izlemiştim. İzlerken de bu yaşadıklarımı düşünmüştüm, kamerayı kendimize ve evimize çevirmenin ne kadar zor ama bir o kadar da yüzleştirici ve iyileştirici bir tarafı olduğunu… “Aybüke ne kadar güzel anlar yakalamış. İnsanları kameraya ısındırmış, güven vermiş ve günün sonunda orada olduğunu bile unutturacak kadar yol arkadaşıyla bütünleşmiş.” demiştim kendi kendime. Diyalogların sahiciliğini de hayranlık içinde seyretmiştim.
Film, Adana’nın bir köyünde geçiyor. Aybüke’nin köyünde, Aybüke’nin annesinin köyünde… Aybüke filmde de söylediği gibi bir kış günü annesine veda etmiş. Annesi köyünü çok severmiş, birlikte yazları köye giderlermiş. Annesinin vefatından sonra köyünü ve insanlarını daha yakından tanımak için bir yolculuğa çıkıyor yönetmenimiz, filmi de annesine ithafen yapıyor. O köyde her hanede “depresyon” olduğundan bahsediyor Aybüke ve yine aynı hanelerde salça yapıldığından. Filmin ana omurgasını salça yapım sürecine oturtuyor, bu yolculuk sırasında Naziye yengeyle, eşi Mehmet dayıyla, Yakup dayıyla ve çevresindeki insanlarla tanıştırıyor bizi. Kısa da olsa onların hem evdeki hem de tarladaki hayatlarına misafir oluyoruz. Film; Naziye yengenin sesi, Mehmet dayının sessizliğiyle kahvaltı sofrasında başlıyor. Ardından Aybüke’nin köyünden bahseden dış sesiyle filme tam giriş yapıyoruz. “Salça yapımı çok aşamalıdır: toplama, ayıklama, öğütme, karıştırma, kurutma. Peki ya depresyondayken? Depresyondayken salça nasıl yapılır?”

Antidepresan kullanım oranlarının arttığı günümüzde, şehirden köylere, hayatımızın her alanına sirayet etmiş duygusal bir çöküşün tam da ortasındayken bu konunun ne kadar da dikkatimi çektiğini fark ediyorum. Toplumsal travmaların, yaşayamayışlarımızın, düşünemeyişlerimizin ve sıkışmışlıklarımızın içinden dışarıya bakmaya çalışıyorum. Yakup dayının sesini duyuyorum, “Bizim hayat iyi ya, devam ediyor işte, karnımız doyuyor yeter.” diyor. Yeter mi sahiden diye düşünüyorum. Hayatın iyi olması için, devam edebilmek için, mutlu olabilmek için, karnımızın doyması yeter mi? Kendimi yaşamakla hayatta kalmak arasında bir yerde bırakıp yaşamın manasını anlamak isteyen zihnimi takip ediyorum, sistemin dayattığı koşulları da yanıma alarak.
Filmde yer alan herkesi ayrıca selamlamakla birlikte, izlerken “N’olur biraz daha konuş” diye heyecanla seyrettiğim karakterin kesinlikle Naziye yenge olduğunu düşünüyorum; o kadar samimi ki film boyunca toplumsal cinsiyet rollerine dair birçok gerçekle karşılaşıyoruz ve Naziye yengenin verdiği cevaplarla içimize su serpiliyor sanki. Naziye yenge filmin başlarında, “Oh ne güzel ya! Keşke erkek olsaydım bu köyde. Olan yük kadınların üstünde, hele bir fırsatını bulsunlar tam faydalanırlar.” diyor. Çünkü kadınlar hem evde hem tarlada, uyandıkları andan uyuyana kadar çalışıyorlar. Erkekleri ara ara kendi aralarında sohbet ederken görüyoruz, kadınlar o anlarda bile ya ekmek yapıyorlar ya biber kesiyorlar. Ama ellerinde her daim bir iş var, sırtlarını rahatça arkalarına yaslayıp bulundukları yerin havasını tasasızca içlerine çekemiyorlar. Elleri dursa zihinleri durmuyor.
Filmde ana akışın arasında duyduğumuz Aybüke’nin dış sesi ve sık sık kullanmayı tercih ettiği sabit kamera görüntüleri de seyirciye hem nefes aldırıyor hem de filmi izlerken düşünme boşlukları bırakıyor.
Yakup dayı, Aybüke’ye “Bunu neden yapıyorsun? Film çekmek hastalık gibi bir şey!” diye soruyor. Aybüke’nin “Elimde kameramla dolanırken kendime sormadan edemiyorum, hastalık mı yaptığım gerçekten?” diyen sesi kulaklarıma doluyor. Hikâye anlatıcılığının zorluklarını, bu yolda yürüme iradesinin ne kadar güçlü bir arzuyla kavuşması gerektiğini, yola çıkma ihtiyacını, yolun öğretilerini, çarpışmalarını düşünüyorum.

Aybüke’nin, annesinin çok sevdiği köyüne ziyaretinin ve annesinin köyünü neden çok sevdiğini keşfetmesinin buruk sıcaklığını hissediyorum içimde. Duygular birbirini takip ediyor ama finalde filmin gösterildiği odadan bir tebessümle çıkıyorum.
Hatırımda Mehmet dayının “Yaşam bitmezse film de bitmez, bugün biter yarın başlar.” sözüyle…






