Filistin’deki soykırım normalleştirildi. Ancak bombalar patlarken ve biz sadece insanların ölümünü izlerken, altyapı, tarım alanları ve su kaynakları da yok edilerek bu kadim topraklarda bir ekokırım gerçekleşiyor. Bu yazı, İsrail işgalinin dayattığı şiddetin çevre üzerindeki yıkımının neden önemli olduğunu ve bunun yalnızca Filistinlilerin sağlığını, geçim kaynaklarını ve güvenliğini değil; yeryüzündeki tüm yaşamı nasıl etkilediğini vurguluyor.
Yavaş Şiddet ve Ekolojik Savaş
Bugünkü askerî saldırı, işgalci İsrail’in Filistin’in ekolojisini daha sinsi, daha az görünür veya yavaş şiddet türlerine maruz bıraktığı uzun bir sürecin kasıtlı olarak tırmandırılmasının bir parçası. Bu süreç, 1948 Nakba’sında Filistinlilerin terk etmek zorunda bırakıldığı kadim köylerin kalıntılarını gizlemek için yöreye özgü olmayan ağaçların dikilmesiyle başladı. Dünyanın çoğu yerinde ağaçlandırma, iklim değişikliğini yavaşlatmak veya tersine çevirmek için iyi bir uygulama olarak görülse de İsrail bu uygulamayı adeta bir silah haline getirmiş durumda. Filistin’in ekosistemine uymayan ağaç dikimi bölgedeki kuralık, sel, mevsimsel orman yangınları gibi olaylara yol açıyor.
Buna ek olarak İsrail, bölgedeki ulaşabildiği bütün su kaynaklarını sömürüyor. 2007’de askerî kuşatma başlattığından beri Gazze’nin tuzdan arındırma tesisini, su altyapısını, kadim kıyı akiferini ve Wadi Gazze’nin hassas kıyı sulak alanlarını yok etti. Buna rağmen İsrail; kavramsal çelişki ve ikiyüzlülüğün çarpıcı bir örneği olarak, yenilikçi tarım ve su teknolojileriyle övünüyor, koruma yöntemlerinde dünya lideri olduğunu iddia ediyor. Ayrıca, kirlilik yaratan ve fosil yakıt yoğunluklu tuzdan arındırma teknolojilerinin de başlıca savunuculuğunu yapıyor.
Yavaş şiddetin diğer biçimleri arasında, İsrail’in tarım zehirlerini rüzgârın batıya, Gazze’ye taşıdığı günlerde yayması yer alıyor. 2008–2009’daki Dökme Kurşun Operasyonu sırasında olgun meyve ağaçları özellikle söküldü ve, sonraki saldırılar yeniden dikilmelerini engelledi. Bombalamalar ve tarım alanlarının harap edilmesi, Filistin’in gıda egemenliğine1 yönelik topyekûn saldırının da bir parçası haline geliyor.
Bu kasıtlı çevresel şiddet biçimleri, Filistin’in gıda sistemlerine ve tarımsal geçim kaynaklarına yönelik bir saldırı. Çiftçilerin, Gazze’nin bugüne dek taze meyve ve sebzede kendi kendine yeterliliğini sağlayan kadim Ba’li2 toprak ve su koruma yöntemlerini uygulama kapasitesini istikrarlı biçimde baltalıyor.
Gazze’nin gıda egemenliğini ve Filistin halkının “eko-Sumud”unu3 kasıtlı biçimde zayıflatmak, İsrail’in nüfusu yetersiz beslenmeye mahkûm etme çabasının bir parçası; bugün bu süreç, savaş silahı olarak kıtlığa dönüştü. Sivillerin kasten aç bırakılması bir savaş suçudur (Soykırım Sözleşmesi Madde 49). Bu doğrudan zulmün ötesinde, zorla dayatılan yetersiz beslenme, halk sağlığı üzerinde onlarca yıl sürecek, şimdiden ölçülemez sonuçlar doğuracaktır.
Isınan bir gezegende askerî şiddetin etkileri
Filistinlilere yönelik bu soykırımcı şiddet, dünyanın ısınmasının başlıca nedeni olan atmosferdeki karbondioksitin Mayıs 2024’te kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştığı ve ardından son 2000 yılın en sıcak yazının yaşandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu aşırı sıcakların, İsrail’in Filistinlilere dayattığı acıyı ne kadar artırdığını hayal etmek bile güç; önümüzdeki kışı nasıl atlatabileceklerini öngörmekse imkânsız.
İsrail, iklim değişikliğiyle birlikte artan olağandışı hava koşullarını silah olarak kullanıyor. Altyapıyı yok ederek Filistinlileri önce sert bir kışa, ardından yazın yakıcı sıcaklarına maruz bırakıyor. Acil ateşkes sağlanmazsa, Gazzeliler ikinci bir kışı da tam ölçekli askeri saldırı altında geçirmek zorunda kalacak ve çoğu hayatta kalamayacak. Özellikle bebekler ve yaşlılar, soğuk, yetersiz beslenme ve kasıtlı olarak yok edilmiş bir sağlık sistemi nedeniyle daha kış gelmeden ölüyor. Savaşın ilk haftalarından beri hedef alınan yenidoğan servisleri, kuvözlerdeki prematüre bebeklerin ölümüne yol açtı ve hâlâ saldırı altında.
İsrail’in ekolojik yıkımı sadece Gazze ile sınırlı değil. Doğu Filistin’de artan yerleşimci-sömürgeci şiddet politikası ve bununla birlikte şiddetlenen toprak ve su gaspı, Filistinlilerin tarım ve hayvancılık yapma kapasitesini azaltıyor. Yükselen sıcaklıklar ve İsrail tarım sektörü tarafından çiftçilere dayatılan tarımsal kimyasallara maruz kalmak, insan sağlığı üzerinde çok yönlü olumsuz etkilere yol açıyor.
İsrail’in askerî eylemleri Filistin’in ekolojisini hedef alırken aynı zamanda, bölgenin yıl be yıl kuraklığa karşı kırılganlığını artırıyor. Mevsimsel kuraklık hızla artıyor ve bu durum, hükümetin yaz aylarında çıkan orman yangınlarını kontrol etme kapasitesini zorluyor. Bu yıl ise savaşın yol açtığı orman yangınları, Lübnan sınırındaki plantasyonlarda şiddetlendi.
Tüm bu vahşetin yanında İsrail, Filistinlilerin iklim değişikliğine karşı önlem alma ve uyum stratejileri geliştirme imkânını da bilinçli biçimde engelliyor.
Doğu Filistin’de yasa dışı yerleşimlerin sürekli genişlemesi, Filistinli arazi kullanım pratiklerini hedef alıyor, bozuyor ve bastırıyor; suları kirletiyor ve yasa dışı yerleşimciler için aşırı şekilde su çıkarılmasına sebep oluyor. Yerleşimci genişlemeciliğine kâr sağlayan devasa taş ocakları havayı kirletiyor, işçilerin sağlığını bozuyor. Yerleşimciler, baladi hayvanlarını çalıyor4, çobanlara saldırıyor ve hiçbir ceza almadan yerel halkı taciz etmeye devam ediyor. Filistinli çiftçilerin kadim teraslı arazilere ve zeytinliklere ulaşmasını engellemek için çok sayıda bariyer kuruluyor.
Ayrıca Doğu Filistin, yerleşimci sömürgecilik faaliyetleriyle öylesine ağır kirletiliyor ki, sosyal bilimci Sofia Stamatopoulou-Robbins burayı bir “Atık Kuşatması” olarak tanımlıyor (Stamatopoulou-Robbins 2019).
Batı Filistin’de ise, 2007’den bu yana tam askerî abluka altındaki Gazze Şeridi, defalarca askerî kirleticilere (yasa dışı beyaz fosfor ve seyreltilmiş uranyum) maruz bırakılarak “artıklar ve toksinler için bir rezerv”e çevrildi (Liboiron 2021). Bu zehirler bedenlerde, toprakta ve suda birikerek mevcut saldırıdan sağ çıkabilenlerin gelecekteki sağlığını, şimdiden kestirilemeyecek biçimde tehdit ediyor (Nixon 2013).
Tırmanan askerî işgalde iklim krizi
Su kıtlığı, Filistinliler için günlük bir gerçeklik ve askerî işgalin doğrudan sonucu. İsrail, son elli yıldır, ister tarihi Filistin’de ister komşu ülkelerde olsun, askerî yöntemlerle ele geçirdiği tüm su kaynaklarını sömürüyor. Aynı anda, üstün su yönetim teknolojileri sayesinde komşularından daha fazla suya sahip olduğunu iddia eden bir propaganda yürütüyor; doğal kaynakların kâr amacıyla sömürüsünü gizleyerek kendini “su süper gücü” olarak pazarlıyor.
Bu hikâye, İsrail’in sömürgeci-kapitalist kaynak yağmasını ve kâr elde etmesini, en azından yakın zamana kadar gizleyebilmesi sayesinde mümkün oldu. Bu strateji İsrail’e on yıl önce sadece su teknolojilerinden yıllık 2,2 milyar dolar kazandırıyordu. Aynı zamanda tonlarca su tüketimi yoğun mahsuller ihracıyla kâr elde ederken Filistinlileri yaşam için gerekli asgari su kaynaklarından mahrum bırakıyor.
Sömürgeleştirilmiş toprakların tüketilmesi, doğal ve insani kaynakların çıkarılıp kâr için kötüye kullanılması ve bunu gizleyen propaganda, uluslararası bağışçı topluluğun suç ortaklığıyla gerçekleşiyor. Filistinli elitler de bu süreçten kâr sağlıyor; işgalci anlatısını yeterince reddetmemekle kalmıyor, benzer dili ve politikaları kâr için yeniden üretiyorlar.Bu koşullar altında Filistinlilere iklim değişikliğine uyum için önerilen tüm sözde önlemler, işlevsiz ve uygulanamaz hale geliyor. Filistinlilerin iklim değişikliğine “uyum mekanizmalarını geliştirmesi” üzerine pek çok rapor yazılsa da işgalcinin teknolojilerini dayatmak dahil hiçbir müdahale teknik olarak etkili olamaz. Bunların hepsi, militarize kolonyalizme sanki aşılabilir bir mekanik engelmiş gibi yanıt verme girişimleri. Oysa bu durum; kasıtlı üretilmiş siyasi, ekonomik ve ekolojik bir kriz ve çözümünün küresel gündemde dahi yeri yok.
İsrail’in kendisini “yeşil teknoloji ve iklim çözümlerinde lider” olarak lanse etmesine karşı, Filistinlilerin ve destekçilerinin en önemli görevlerinden biri, bugüne dek uluslararası camianın da teşvik ettiği bu iklim söylemlerinin aslında dikkatleri başka yöne çekmekten ibaret olduğunu göstermek. Bu, yerli bir halkın ve topraklarının korkunç derecede adaletsiz ve şiddetli işgaline karşı çıkmamanın yeni bir yolu.
Bunun somut bir sonucu; Filistinlilerin yeniden üretim, uyum ve iklim değişikliğine karşı önlem alma gibi kavramlarda uzmanlık geliştirmekte zorlanması. Siyasal özgürlükleri olmadığı sürece bu alanlarda anlamlı eylemler üretmeleri, teşvik etmeleri veya uygulamaları mümkün değil.
Feminist barış aktivistlerinin Filistin’e sağlayabileceği diğer tüm destek türleri arasında Filistin’i, insana saygılı ve yaşam ağına karşı şefkat temelleri üzerine sağlam bir şekilde inşa edilmiş, toprakla daha güçlü ve karşılıklı bir bağ vurgulayan uzun ve somut bir kültürel mirasa sahip bir yerli ulus olarak temsil etmek için savunma çabaları gerekiyor.
Ancak işgal altındaki Filistinliler küresel iklim değişikliği çabalarına pratik olarak katılmanın getirdiği faydalardan kasıtlı olarak mahrum bırakılıyor. Filistinli bilim insanlarının, mühendislerin ve iklim aktivistlerinin çalışmalarını giderek derinleşen güç asimetrilerine ve toprak, hava ve suya yönelik saldırılara karşı savunma kapasiteleri sürekli zayıflatılıyor. Bu süreç, küresel toplumun Filistin’deki iklim krizinin gerçek nedenini, soykırımcı işgali, adlandırmaktan kaçınmasıyla birleşiyor.
Yerleşimci-sömürgeci ekokırımın etkilerini kabul etmenin zamanı geldi, çünkü bu sadece Filistinliler için korkunç bir gerçeklik değil. Dünyanın tüm sistemleri birbiriyle bağlantılı. Bu, milyonlarca, milyarlarca insanla aynı zehirli havayı soluduğumuz, topraklarımızın ve sularımızın henüz anlayamadığımız ve düzeltemeyeceğimiz şekillerde kirletildiği anlamına geliyor.
Milyonlarca, milyarlarca insan olarak, İsrail’in Filistinlilere yönelik saldırılarından hepimiz etkileniyoruz.
- Çevirmen notu: Gıda egemenliği, halkların kendilerine uygun, sağlıklı ve kültürel olarak anlamlı gıdaya ekolojik olarak sürdürülebilir yöntemlerle ulaşma hakkı; ve aynı zamanda kendi gıda-tarım sistemlerini tanımlama, üretim-dağıtım sürecinde söz sahibi olma hakkıdır. (AGP Amacıyla Politika Araştırmaları Merkezi 2025) ↩︎
- Baʿli tarımı, sulama yapılmadan, toprağın nemini kullanarak üretim yapılan, yağmur suyu hasadı, sarnıçlar ve teraslama gibi geleneksel su koruma yöntemlerine dayalı bir tarım pratiğidir; yalnızca bir üretim tekniği değil, aynı zamanda yerel bir yaşam biçimini ifade eder. (Tesdell et al., 2018) ↩︎
- “Sumud” Arapçada direnç ve kararlılık anlamına gelir. Eko-sumud ise bu dayanma pratiğini, toplulukların kuşaklar boyunca aktardığı toprak-temelli bilgi, ekolojik yöntemler ve sürdürülebilir yaşam pratikleri ile birleştirir. Filistinlilerin, toprakla kurdukları ekolojik ilişkiyi hedef alan yerleşimci-sömürgeci şiddete karşı geliştirdikleri kültürel değerleri, gündelik taktikleri ve direniş araçlarını kapsar. (Hamouchene & Sandwell, 2023) ↩︎
- Yüzyıllardır Filistinlilerce yetiştirilen, sert ve susuz iklime uyumlu yerli ırklar. ↩︎
Özgün Metin: The Ecoside of Palestine






