Enkazın Üzerine Kurulan Gösteri



Enkazın Üzerine Kurulan Gösteri - kentkirim img

Bugün sosyal medyada bir anda karşıma çıkan bir fotoğraf, bütün günümü ters yüz etmeye yetti. AKP Kongre Merkezi’nde düzenlenen “Medeniyetimizde Şehir ve Mekân” temalı Şehircilik Zirvesi ve Kentkırım Sergisi’nin açılışında çekilmiş bir kareydi bu. Bir enkaz maketinin üzerine yazılmış “KENTKIRIM” kelimesi ve önünde poz veren cumhurbaşkanı… 

İlk anda, bunun yine bir yapay zekâ üretimi görsel olduğunu düşündüm. Keşke öyle olsaydı. Gerçek olduğunu anladığımda ise içimde tarif edemeyeceğim bir sıkışma belirdi. Telefonumun ekranını kapattım ve evden derse yetişmek için çıktım ama yirmi dakikalık yol boyunca bu kare aklımda döndü durdu. Yıkımın estetik bir nesneye dönüştürüldüğü (dönüştürülmeye çalışıldığı) o sahne.

Karnıma bir yumruk yemiş gibi hissetmemin nedeni depremde en çok yıkıma uğrayan illerden birinde ve kentkırımın en örgütlü şekilde uygulandığı şehirlerden biri olan Malatya’da büyümüş olmam olabilir. 6 Şubat sabahının sarsıntıyla çöken şehirlerin çoğunda aynı politikanın izleri var. Bu yüzden bu fotoğraf benim için kötü bir kare olmanın ötesinde, üç yıldır taşıdığımız yükün küstah bir hatırlatıcısıydı.

Bu küstahlığın bende yarattığı öfke üzerine saatlerce konuşabilirim. Ama bundan önce bir şeyi netleştirmek istiyorum: Nedir bu kentkırım?

Kentkırım, Bosna Savaşı’ndan sonra literatüre giren bir kavram; fiziksel yapıların yok edilmesi aracılığıyla hafızanın, yaşam biçimlerinin ve kültürel sürekliliğin hedef alınması anlamına geliyor. Yani sadece binalar değil; bir topluluğun belleği, ilişkileri, yaşam pratikleri, kısacası bütün bir hayat dokusu yok ediliyor. Bir şehrin taşına, yoluna, meydanına yapılan her müdahale aynı zamanda onun hafızasına yapılmış oluyor.

Kentler, içinde yaşayan herkese aynı hayatı sunmaz. İşçilerin, kadınların, yoksulların kent deneyimiyle zenginlerin kent deneyimi hiçbir zaman eşit olmadı. Kentler çoğu zaman bazılarını içeri alırken bazılarını dışarıda bırakmak üzere tasarlanır. Tam da bu eşitsiz zemin, kentkırımın uygulanabileceği politik atmosferi yaratır.

Bugün Gazze’de siyonist ve sömürgeci İsrail devletinin tüm dünyanın gözleri önünde uyguladığı pratik bunun en güncel örneği. Ama kentkırımı görmek için o kadar uzağa bakmaya da gerek yok. Yanı başımızda, bu coğrafyada da benzer süreçlerin nasıl işlediğini biliyoruz. 

Peki neden “kırıyorlar” kentleri? Daha çarpık, daha denetimci, daha sermaye dostu bir düzen inşa etmek için. Kamusal alanları azaltıp, halkın (özellikle kadınların) bir araya geldiği yerleri tıraşlayıp, kadınları eve hapsetmek için. Ve elbette, hizmet ettikleri sermayeye yeni rant alanları yaratmak için. Çünkü kentte “içeri” ile “dışarı” arasındaki çizgiyi de onlar çiziyor: İçerisi evin dört duvarı, dışarısı ise giderek sıkıştırılan sokaklar. Yoksulların, kadınların, göçmenlerin yaşadığı mahalleler kentin kıyısına itiliyor; merkez ise sermayeye ayrılıyor. Sonuçta ortaya çıkan şey: Birbirinin kopyası gibi duran, gri-kahverengi, ruhsuz, kültüre temas etmeyen bina yığınları… Mahallenize şöyle bir bakın, son yıllarda dikilen apartmanların ne kadar birbirine benzediğini göreceksiniz. Aynı malzemeler, aynı renkler, aynı keskin hatlar… İklime bile uymayan peyzaj düzenlemeleri… İşte bu yüzden kırıyorlar kentleri, enkazları farklı biçimde üst üste koyarak “Frankenstein kentleri” yaratmak için.

Bazen düşünüyorum “Bu kentler kimin için kuruluyor?” Benim için değil, annem için değil, sabahın köründe servise yetişmeye çalışan işçi kadınlar için hiç değil. Sokak hayvanlarının barınağını, çocukların oyun alanını, yaşlıların soluklanacak yerini hesaba katmayan bir kent kimin kenti olabilir? Kent dediğimiz şey, yalnızca binalardan ibaret değil; içinde herkesin payı olan, herkesin hafızasına dokunan bir yaşam alanı. Ben büyüdüğüm mahallenin kadınlarıyla, işçileriyle, hayvanlarıyla birlikte var olan o canlılığı özlüyorum. Mahallemi hatırlıyorum. Sokakta oyun oynarken hava karardığında, annemin sesini duyduğumda oyunun büyüsünün bozulduğu o anı… Sonra koşa koşa açık ekmek almaya gidişimi, fırının önünde mahallelinin bir araya gelişini… Sofrasına yemek koymakta zorlanan Vural amcanın çocuklarını doyurmak için tek seferde altı ekmek almasını; kadınların evin elektrik parası azalsın diye evden sebze getirip fırında pişirtmesini… Ekmek gramajındaki düşüş veya fiyat artışının sokakta yarattığı öfkeyi, fırın sırasındaki herkesin yemeğini değiş tokuş yapmasını… 

“Mahallemi hatırlıyorum.” dediğime bakmayın, aslında hatırlamıyorum. Bu yazıyı yazarken o sokakları, o fırını, o sırayı zihnimde yeniden kurabilmek için gözlerimi kapatıp uzun uzun düşündüm. Bilişsel haritamda kocaman bir boşluk… Depremin üzerinden iki yıl geçti; mahallem hâlâ bir enkaz, adeta kocaman bir şantiye. İnşaattan çıkan tozlar yüzünden camları bile açamıyor mahalle sakinleri. Yıkılan binaları ivedilikle yeniden yapıp satmak için bütün inşaat şirketleri kollarını sıvamış durumda. Şantiyeler hiç durmadan çalışıyor, işçilerin yaşam ve çalışma koşulları tabii ki kimsenin umrunda değil.

Tıpkı bir ülkeyi enkaza çevirdikten sonra, o enkazların üzerine basarak poz verenlerin umursamazlığı gibi. 

Ama yine de biliyorum: Kent dediğimiz şey, enkazdan ibaret değil. Enkazın altında kalan yalnızca taş, toprak değil; onun üstünde yeniden filizlenecek bir hayat ihtimali de hâlâ orada duruyor. Bu yüzden bu yazıyı öfkeyle bitirmek istemiyorum. Çünkü kentleri yıkanların karşısında, hayatı yeniden kuracak olanlar bizleriz. Kadınlar, emekçiler, çocuklar, hayvanlar, bu toprağın bütün sakinleri… Birbirimizin yarasına dokundukça, yan yana durdukça, kentin de hafızanın da yeniden kurulacağına inanıyorum. Bizim mahallelerimiz, bizim fırınlarımız, bizim ekmeklerimiz, bizim kültürümüz var. Yıkılanı yeniden kurma hakkımız ve gücümüz var. Bu kez kimsenin üzerine basamayacağı bir yaşamı birlikte inşa edeceğiz. Bunu yaparken de bu sergileri ve hayatlarımızın üzerine basanları asla ama asla unutmayacağız.


EN